Fish Tank

Eylül 11, 2010


Film festivalinde kaçırdığımdan beri aklımdaydı Fish Tank. 2009 yapımı bir Andrea Arnold filmi... 62. Cannes Film Festivali'nde Jüri Ödülü, 2010 BAFTA'da da En İyi Britanya Filmi ödüllerini almış. Çekimler Havering, Tilbury ve doğu Londra ile güney Essex'i bağlayan A13 yolunda yapılmış. 
Annesi ve kız kardeşi Tyler'la birlikte Essex'teki sosyal konutlardan birinde yaşayan, maddi-manevi sorunlarının yanı sıra ergenliğin de etkisiyle bir kimlik bunalımına girmiş olan Mia'nın hikâyesini anlatıyor Fish Tank. Daha ilk dakikalarda Mia'nın öfkesi patlıyor suratımıza... Herhalde kendisinin iki katı yaşındaki annesine, kardeşine, oturdukları yere, etraftaki insanlara, içinde yaşadığı hayata karşı öfkeyle dolu. Atıldığı için okula gitmiyor, pek arkadaşı yok... Belki kafasını dağıtmak için belki de bu akvaryumdan bir çıkış yolu olur umuduyla dansa tutunmuş sadece. Televizyonda video klip izleyerek dans eden ve sonra boş bir evde tek başına, "cider" içip koreografiler hazırlamaya çalışan, hırçın bir kız Mia... 


Bir sabah mutfakta kendi kendine dans ederken arkasını döndüğünde tanımadığı bir adamın ona baktığını görüyor: annesinin yeni sevgilisi Connor. Connor'un ona canayakın davranışından ve görünüşünden etkilenmiş olsa da ağırdan satıyor kendini, onu umursamıyor gibi davranıyor. Ama Connor hem ona hem de Tyler'a iyi davranıyor, şakalaşıyor, bir baba figürü gibi adeta... Anneleri muhtemelen hayatını mahvettiklerini düşünüp kızlarını etrafında istemese de, Connor onları da alıp bir pazar gezmesine çıkarıyor. Balık avlamak için girdikleri sudan çıkarken Mia'nın ayağını taş kestiğinde, Connor ayağını sargıya alıp arabaya kadar Mia'yı sırtında taşıyor. Bütün bunlar hoşuna gitmiyormuş gibi davransa da Mia Connor'un bu hallerinden etkileniyor. Ve bir gece kulübünün dansçı kızlar aradığına dair ilanı görünce, başvurmak istediğini sadece ona söylüyor. Connor onu yüreklendirip, elemeye göndereceği videoyu çekmesi için kamerasını ödünç veriyor. Sonra olaylar bildik şekilde gelişiyor ve Connor evden gidiyor. 

Mia'nın bu noktadan sonra yaptıkları, filmin değerini benim gözümde daha da artırdı. Basit, düşünülmeden, çocukça hareketler yapıp bir yandan asi ruhunu da koruyarak Connor'dan intikam almaya çalışması ama sonra dayanamayıp bundan vazgeçmesi çok gerçekçiydi. Tam burada Amerikan (aslında Hollywood demeli) sinemasıyla bağımsız İngiliz sinemasının farkı belirginleşiyor bana kalırsa. Sefil bir hayat yaşayıp bir şekilde bu hayattan kurtulmaya çalışma hikâyesi sıradan bir hikâye olabilir. Mesela bu bir Hollywood filmi olsaydı, Mia o hayatın içine sıkışıp kalmış büyük bir yetenek olurdu. Çok iyi dans ediyor ve bir şekilde "yırtmasını" sağlayacak bir yarışmaya vs hazırlanıyor olurdu. Ama bizim Mia berbat dans ediyor :) Kimseden bir yardım almadan, kendi kendine, sırf bu ona kendisini iyi hissettirdiği için, belirgin bir amacı olmadan dans ediyor... Yani bir anda keşfedilip büyük bir yıldız olan kızın pırıltılı hikâyesi değil bu. Connor'un evini bulup gizlice içeri girdiğinde, salondaki sahne de şahaneydi bence! İnsanın canı acıyorken ve içinde nereye yönlendireceğinden emin olamadığı bir öfke varken yapabileceği kadar insansı ama saçma bir hareket :) Film bu şekilde de özetlenebilir bir bakıma; yalın, öfkeli ama etkili. Cardiff'e gitmeden önce annesiyle vedalaşırkenki sahne de çok tatlıydı... 
Mia rolünü oynayan Katie Jarvis'in (1991) de Tilbury'de yaşayan ve yönetmenin asistanlardan biri tarafından, tren istasyonunda erkek arkadaşıyla kavga ederken keşfedilmiş, aynı Mia gibi bir kız olması da filmin etkisini kuvvetlendiriyor. Katie'nin ne oyunculuk tecrübesi ne de daha önce dans etmişliği varmış. Hatta çekimler yapılırken herkesin dışarı çıkmasını istiyormuş dans etmek için... Kendisi için çok zor bir rol olmasa da daha önce hiç kamera karşısında bulunmamış biri için oldukça iyi iş çıkarmış! 


Bu arada film için birkaç yerde yazılmış eleştirileri okurken, kimilerinin bazı sahnelerin abartılı olabileceğini düşündüklerini gördüm. Küçük yaşta alkol ve sigara kullanımı (Mia'nın kardeşi Tyler'ın), yaşanılan hayat vs onlara abartılı gelmiş... Buna benzer görüntülere bizzat şahit olmuş biri olarak, ne yazık ki hiç de abartı değil filmde görülenler. Manchester'da yaşadığım dönemde sokakta sürekli küçücük ama koca kadın gibi takılan kızlar ve yanlarında gezdirdikleri çocukları görüyordum. 15 yaşında kızlar birbirleriyle bağıra çağıra ve küfürler ederek konuşurken, o küçük bebekler yollarda, otobüs/trenlerde ya da mağazalarda resmen yerlerde sürünüyor ve kimsenin umurunda olmuyor. Sonra küçük anne çocuğun yokluğunu fark edip buluyor onu, bir güzel de pataklıyor yerde süründüğü için... İngilizler bu aralar genç nüfuslarını toparlamak için birtakım önlemler almaya çalışıyorlar ama ne kadar başarılı olabilirler bilemiyorum.

Digg Stumble Delicious Twitter Facebook Reddit RSS

1 yorum:

ddarko dedi ki...

Çok sert filmdi. Mia'nın intikam almak için giriştiği işler benim için de filmin değerini artırdı. Çok gerildim o bölümlerde. Andrea Arnold, film zaten etkileyici bir şekilde ilerlerken olayları farklı bir yöne kaydırarak daha da etkileyici bir iş yapıyor. Red Road'da da öyleydi mesela. İzlerken içinden "Tamam, güzel gidiyor" diyorsun ama olaylar bir an için öyle yerlere sürükleniyor ki filmin değeri otomatikman artıyor. Red Road'u da tavsiye ederim bu arada. Başrole yerleştirdiği tecrübesiz oyunculardan iyi performanslar almasından oyuncu yönetiminin iyi olduğunu anlıyoruz. Gerçi, Red Road'daki Kate Dickie'nin televizyon dizilerinde ve kısa filmlerde falan oynamışlığı varmış. Neyse. Red Road bir parça daha ağır ve daha sert geldi bana. Ama Fish Tank'ten de çok etkilendiğim için kıyaslamak istemiyorum aslında :)
Andrea Arnold sinemaya çok güzel başlamış, aynı güzellikte de devamını getirmiş. Sağa sola sapmadan, aynı şekilde devam eder umarım. Takibe aldığım yönetmenlerden oldu kendisi.

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler