Shane Meadows ile "This is England" ve "Somers Town" (bölüm 1)

Eylül 12, 2010

Uzun zamandır izlenecek filmler listemde yer alan This is England'ın mini dizi versiyonunun yapılacağını duyunca, artık daha fazla geciktirmemem gerektiğine karar verdim. Bu vesileyle de tatili fırsat bilip Fish Tank, This is England ve Somers Town'dan oluşan bir İngiliz sineması serisi yaptım. 
This is England, 1983 İngilteresi'ndeki "skinhead"lerin yaşamını ve milliyetçi beyazların dönüşümünü konu alan, 2006 yapımı bir Shane Meadows filmi. Kendi yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak yazıp yönettiği filmin çekimleri Grimsby, Lincolnshire'da yapılmış. Filmin başrol oyuncusu [ve parlayan yıldızı] Shaun rolündeki Thomas Turgoose (1992), deneme çekimleri yapılırken rolü alamayacağını düşündüğü için çekime karşılık £5 talep edince yönetmenin dikkatini çekmiş. Thomas'ın kendi hikâyesi de filmde oynadığı Shaun'un hikâyesi kadar "dokunuyor" insana. Bir yaşındayken annesiyle babası boşanmış ve Thomas ve bir ağabeyi anneleriyle kalırken, diğer iki ağabey babayla birlikte kalmışlar. Disiplinsiz ve hiperaktif bir çocuk olan Thomas Turgoose'un yaşamında, bu filmde Shaun rolünü kapması bir dönüm noktası olmuş diyebiliriz. This is England, Thomas'ın 2009'da kanserden ölen annesi Sharon Turgoose'a ithaf edilmiş. 
[Filmi izlememiş olanlar için bol miktarda spoiler içerir!!!]

Thatcher döneminde, babasını kaybettiği Falkland savaşı ertesinde, annesiyle birlikte Grimsby'de yaşayan on iki yaşındaki Shaun, aynı gün içinde üç kişinin ona sataşıp dalga geçmesinin ardından öfkeyle eve dönerken bir grup skinhead'le tanışır. Önce onların da onunla alay edeceklerini sanır ama grubun lideri Woody Shaun'u sever ve yaşının küçük olmasını umursamadan onu da aralarına alır. 
Birbirini gerçekten sevip adeta bir aile gibi sahip çıkan bu apolitik skinhead grubu, Shaun'un babasını kaybetmesinin ardından çektiği yalnızlığa ve acılara bir nebze ilaç olur. 

El birliğiyle Shaun'u baştan yarattıktan sonra resmî olarak gruba dahil ederler. Shaun'un annesi Cynthia'nın kafeye gelip Shaun'un kafasını kazıdıkları için azarlayıp kıyafetler ve gösterdikleri dostluk için teşekkür ettiği sahneyle şahlanıp giden, grubun birlikte zaman geçirdiği ve Dr. Martens botlara, Ben Sherman ve Fred Perry gömleklere selam gönderdiği sahneler içimizi ısıtıp yüzümüzü güldürürken bir parti esnasında çıkagelen Combo buzdolabı etkisi yapar. 

   
Üç buçuk yıl hapiste yattıktan sonra gruba geri dönen Combo, oldukça değişmiş, aşırı milliyetçi bir tip olmuştur. Geldiği andan itibaren gruba nutuklar çekmeye ve aralarına nifak tohumları ekmeye başlar. Thatcher döneminin ekonomik politikalarıyla yaklaşık üç buçuk milyon İngiliz'in işsiz kalırken göçmenlerin ülkelerine yerleşip bir de iş güç sahibi olmasını hazmedemeyen Combo, artık sessiz kalınmaması ve sonuna kadar savaşıp ülkenin bu göçmenlerden temizlenmesi gerektiğini savunur. Yaptığı konuşmanın ardından grup, bu işlere girmek istemeyenler ve bu savaşı sürdürmek isteyenler olarak ikiye bölünür. Combo Falkland Savaşı'nın boşu boşuna savaşıldığından ve askerlerin boş yere öldüğünden bahsederken yaşına boyuna bakmadan ona karşı çıkıp küçük yumruklarıyla saldıran Shaun, zayıf noktasından vurulup intikam güdüsüyle Combo'nun yanında yerini alır. Grupta şişman olduğu için alay konusu edilen ve ayak işlerine koşulduğu için bozulan Gadget da Combo'nun sözlerinden etkilenir. Son olarak da, o ana kadar çok öne çıkmamış olan Pukey Woody ve diğerleriyle gitmeyi reddedip Combo'nun yanında kalır. [Koca kulaklı Pukey'nin Skins dizisinin yıldızı Cook rolündeki Jack O'Connell olduğunu ve kendisini gülüşünden tanıdığımı belirteyim :)]

Birlikte civardaki göçmenlere karşı hiçbir rahatsızlık duymadan saldırgan hareketlere girişen Combo ve kurbanları için esas kırılma noktasını, gruptaki Jamaika kökenli Milky oluşturur. İlk bir araya geldiklerinde Milky'ye "Kendini Jamaikalı olarak mı İngiliz olarak mı görüyorsun?" diye sorup "İngiliz" cevabını aldıktan sonra memnun olmuş gibi görünen Combo, yine de Milky'yi her gördüğünde gözlerini bürüyen nefreti ve öfkeyi gizleyememektedir. Sonunda, hep birlikte ot içip muhabbet ettikleri bir gün, Milky kalabalık ailesinden ve birlikte ne kadar mutlu olduklarından bahsedip Combo'yu da evine davet ettiği sırada [hapse girmeden evvel sarhoş kafayla birlikte olduğu zamandan beri âşık olduğu Lol tarafından reddedildiği gün] bu öfkesini artık dizginleyemez ve Milky'ye vahşice saldırıp tanınmaz hale gelinceye kadar döver. Hızını alamayıp etrafındakilere de saldırdıktan sonra Milky'nin kanlar içindeki o halini görüp delice ağlamaya başlayan Shaun'u evden kovar. Arkasına dönüp baktığında gördüğü manzara karşısında paniğe kapılır ve pişman olur ancak geç kalmıştır... 

Filmin sonunda, Shaun'un bu olayın ardından yalnızlığına geri dönmesi ve büyük değer atfedip peşine takıldığı St George's Cross bayrağını denize fırlatması, yabancı düşmanlarının ve faşizan duyguların nerelerden beslenip nerelerde güç kaybettiğini göstermesi açısından önemli. Shaun, bir baba figürü gibi görüp etkilendiği Combo ve arkadaşlarıyla birlikte hiç tanımadığı Pakistanlı çocuklara saldırmakta hiçbir beis görmezken, arkadaşı Milky'ye ayrımcılık yapılmasından rahatsızlık duyup Combo'ya onu rahat bırakması için bağırıyor. Görüyoruz ki, zayıflıklardan, yalnızlıktan, anlaşılmadığını düşünmekten ve haksızlığa uğramaktan beslenen faşist söylemlerin etkisini yitirdiği nokta dostluk. Bu bağlamda, olayların da fazla derinine inmeyen This is England, zaman ve mekândan bağımsız olarak düşünülebilir ve kelimelerin yerleri değiştirilerek, dünya üzerinde faşizan eğilimlerin bulunduğu herhngi bir yere ve zamana uyarlanabilir. 
Shane Meadows yorumuyla This is England, aslında söyleyecek daha çok şeyi olsa da bir sürü noktayı dışarıda bıraktığı için eleştirilmiş olsa da, bu haliyle benim için daha değerli. "Öteki"nin farklı taraflarına bakıp onu dışlamadan evvel onu "görmeye", tanımaya ve anlamaya çalışmayı teşvik edecek bir film. Bunun haricinde, Shaun rolündeki Thomas Turgoose ve Combo rolündeki [kendisi de babasının tarafından Jamaika kökeni taşıyormuş] Stephen Graham'ın oyunculukları çok iyi; 2006 yılında her şeyiyle 80'ler İngilteresi'nin yaratılmış olması da oldukça etkileyiciydi. Mini dizi versiyonu filmin sonundan başlayıp karakterlerin ileriki yaşlarını anlatacakmış. Geç kalmadan izleyin derim...    

Fish Tank

Eylül 11, 2010


Film festivalinde kaçırdığımdan beri aklımdaydı Fish Tank. 2009 yapımı bir Andrea Arnold filmi... 62. Cannes Film Festivali'nde Jüri Ödülü, 2010 BAFTA'da da En İyi Britanya Filmi ödüllerini almış. Çekimler Havering, Tilbury ve doğu Londra ile güney Essex'i bağlayan A13 yolunda yapılmış. 
Annesi ve kız kardeşi Tyler'la birlikte Essex'teki sosyal konutlardan birinde yaşayan, maddi-manevi sorunlarının yanı sıra ergenliğin de etkisiyle bir kimlik bunalımına girmiş olan Mia'nın hikâyesini anlatıyor Fish Tank. Daha ilk dakikalarda Mia'nın öfkesi patlıyor suratımıza... Herhalde kendisinin iki katı yaşındaki annesine, kardeşine, oturdukları yere, etraftaki insanlara, içinde yaşadığı hayata karşı öfkeyle dolu. Atıldığı için okula gitmiyor, pek arkadaşı yok... Belki kafasını dağıtmak için belki de bu akvaryumdan bir çıkış yolu olur umuduyla dansa tutunmuş sadece. Televizyonda video klip izleyerek dans eden ve sonra boş bir evde tek başına, "cider" içip koreografiler hazırlamaya çalışan, hırçın bir kız Mia... 


Bir sabah mutfakta kendi kendine dans ederken arkasını döndüğünde tanımadığı bir adamın ona baktığını görüyor: annesinin yeni sevgilisi Connor. Connor'un ona canayakın davranışından ve görünüşünden etkilenmiş olsa da ağırdan satıyor kendini, onu umursamıyor gibi davranıyor. Ama Connor hem ona hem de Tyler'a iyi davranıyor, şakalaşıyor, bir baba figürü gibi adeta... Anneleri muhtemelen hayatını mahvettiklerini düşünüp kızlarını etrafında istemese de, Connor onları da alıp bir pazar gezmesine çıkarıyor. Balık avlamak için girdikleri sudan çıkarken Mia'nın ayağını taş kestiğinde, Connor ayağını sargıya alıp arabaya kadar Mia'yı sırtında taşıyor. Bütün bunlar hoşuna gitmiyormuş gibi davransa da Mia Connor'un bu hallerinden etkileniyor. Ve bir gece kulübünün dansçı kızlar aradığına dair ilanı görünce, başvurmak istediğini sadece ona söylüyor. Connor onu yüreklendirip, elemeye göndereceği videoyu çekmesi için kamerasını ödünç veriyor. Sonra olaylar bildik şekilde gelişiyor ve Connor evden gidiyor. 

Mia'nın bu noktadan sonra yaptıkları, filmin değerini benim gözümde daha da artırdı. Basit, düşünülmeden, çocukça hareketler yapıp bir yandan asi ruhunu da koruyarak Connor'dan intikam almaya çalışması ama sonra dayanamayıp bundan vazgeçmesi çok gerçekçiydi. Tam burada Amerikan (aslında Hollywood demeli) sinemasıyla bağımsız İngiliz sinemasının farkı belirginleşiyor bana kalırsa. Sefil bir hayat yaşayıp bir şekilde bu hayattan kurtulmaya çalışma hikâyesi sıradan bir hikâye olabilir. Mesela bu bir Hollywood filmi olsaydı, Mia o hayatın içine sıkışıp kalmış büyük bir yetenek olurdu. Çok iyi dans ediyor ve bir şekilde "yırtmasını" sağlayacak bir yarışmaya vs hazırlanıyor olurdu. Ama bizim Mia berbat dans ediyor :) Kimseden bir yardım almadan, kendi kendine, sırf bu ona kendisini iyi hissettirdiği için, belirgin bir amacı olmadan dans ediyor... Yani bir anda keşfedilip büyük bir yıldız olan kızın pırıltılı hikâyesi değil bu. Connor'un evini bulup gizlice içeri girdiğinde, salondaki sahne de şahaneydi bence! İnsanın canı acıyorken ve içinde nereye yönlendireceğinden emin olamadığı bir öfke varken yapabileceği kadar insansı ama saçma bir hareket :) Film bu şekilde de özetlenebilir bir bakıma; yalın, öfkeli ama etkili. Cardiff'e gitmeden önce annesiyle vedalaşırkenki sahne de çok tatlıydı... 
Mia rolünü oynayan Katie Jarvis'in (1991) de Tilbury'de yaşayan ve yönetmenin asistanlardan biri tarafından, tren istasyonunda erkek arkadaşıyla kavga ederken keşfedilmiş, aynı Mia gibi bir kız olması da filmin etkisini kuvvetlendiriyor. Katie'nin ne oyunculuk tecrübesi ne de daha önce dans etmişliği varmış. Hatta çekimler yapılırken herkesin dışarı çıkmasını istiyormuş dans etmek için... Kendisi için çok zor bir rol olmasa da daha önce hiç kamera karşısında bulunmamış biri için oldukça iyi iş çıkarmış! 


Bu arada film için birkaç yerde yazılmış eleştirileri okurken, kimilerinin bazı sahnelerin abartılı olabileceğini düşündüklerini gördüm. Küçük yaşta alkol ve sigara kullanımı (Mia'nın kardeşi Tyler'ın), yaşanılan hayat vs onlara abartılı gelmiş... Buna benzer görüntülere bizzat şahit olmuş biri olarak, ne yazık ki hiç de abartı değil filmde görülenler. Manchester'da yaşadığım dönemde sokakta sürekli küçücük ama koca kadın gibi takılan kızlar ve yanlarında gezdirdikleri çocukları görüyordum. 15 yaşında kızlar birbirleriyle bağıra çağıra ve küfürler ederek konuşurken, o küçük bebekler yollarda, otobüs/trenlerde ya da mağazalarda resmen yerlerde sürünüyor ve kimsenin umurunda olmuyor. Sonra küçük anne çocuğun yokluğunu fark edip buluyor onu, bir güzel de pataklıyor yerde süründüğü için... İngilizler bu aralar genç nüfuslarını toparlamak için birtakım önlemler almaya çalışıyorlar ama ne kadar başarılı olabilirler bilemiyorum.

O Ano em Que Meus Pais Saíram de Férias (The Year My Parents Went on Vacation)

Eylül 08, 2010


2006 yapımı, yönetmen Carlos Imperio Hamburger imzalı, 1970 yılını konu alan bir Brezilya filmi O Ano em Que Meus Pais Saíram de Férias.  Askerî cunta yönetimindeki 1970 Brezilyası'nda, tam da Meksika Dünya Kupası'nın öncesinde, siyasi sebeplerden ötürü anne-babasından (solcu anne-baba kaçmak zorundadır) ayrılıp dedesinin yanında kalmak zorunda bırakılan Mauro'nun hikâyesini anlatıyor. 
Nedenini anlamadığı bir şekilde, annesi ve babası "tatile" giderken, yaz tatilini dedesinin yanında geçirmek zorunda kalan 12 yaşındaki Mauro, apartmanın önünde anne-babasıyla vedalaştıktan sonra elindeki adrese baka baka dedesinin evini bulur. Tüm gücüyle kapıyı çalmasına rağmen kapıyı açan olmaz. Çaresiz bir şekilde kendi kendine oyalanıp dedesinin eve gelmesini bekleyen Mauro, dedesinin yan komşusu Shlomo'nun gelip kötü haberi vermesiyle yapayalnız ortada kalır: Dedesi o sabah ölmüştür... 


Ne yapacağını bilmeden çocuğu yanına alan Shlomo, konuyu mensubu olduğu Brezilya Yahudi cemaatine taşır ve Tanrı'nın, kapısının önüne bıraktığı bu çocuğa, tıpkı Tevrat'ta anlatılan firavunun kızının Nil'in kenarında bulduğu çocuk Moishale'ye baktığı gibi Shlomo'nun bakmasına karar verilir. Zamanla Mauro mahallenin bir parçası haline gelir. Gündüzlerini dedesinin evinde geçirip sabah kahvaltılarını ve akşam yemeğini -bundan pek hoşlanmasa da- Shlomo'yla yemeye başlar. Öğle yemeklerini daha çok seviyordur, çünkü her gün başka bir komşunun evinde birbirinden güzel yemekler yemektedir. 


Tam bir futbol tutkunu olan Mauro'nun en çok öne çıkan ve insanın içini burkan özelliği, içine düştüğü durumu sükunetle kabullenip, annesi-babası gelene dek, kimseye ihtiyaç duymadan kendi kendini oyalayıp eğlendirebilmesi... O yıl dünyada ilk defa uydudan yayınlanacak olan Dünya Kupası yaklaşırken, mahallenin Erkek Fatma'sı Hanna'nın yardımıyla insan içine karışan Mauro'nun heyecanı da iki katına çıkar çünkü babası kupa zamanı döneceklerini söylemiştir. Kupa başlayıp Brezilya maçlarını kazandıkça gerçek anlamda 7'den 70'e herkesin kapıldığı o futbol coşkusu, futbolun insanları birleştirici gücü, izleyenlerin içini ısıtıp yüzünü güldürürken Mauro'nun sevinci kursağında kalmaktadır çünkü annesi ve babası hâlâ ortalıkta yoktur... 


Tadını kaçırmamak için buradan sonrası anlatmıyorum. Toparlamak gerekirse; günümüzde artık yitirmiş olduğumuz dostluklara, komşuluklara, yardımlaşmaya, bir gruba ait olmaya, yalnızlığa, çocukluğa, sokakta oynamaya, mahalle maçlarına, birbirine karışan hüzün ve neşeye dair bir film... Az ama öz oyunculuklarla, naif siyasi göndermelerle işlenmiş, fazlasıyla içten, kaçırılmaması gereken bir film.        

Vernon God Little

Eylül 05, 2010


Avustralya kökenli yazar Peter Finlay'in "DBC (Dirty But Clean) Pierre" adıyla yayınladığı ve 2003 yılında Man Booker Ödülü'nü kazandığı Vernon God Littleddarkogerry bahsedene dek -nasıl olduysa- hiç duymamıştım. Kitaptan öyle bir sevgiyle bahsetti ki hemen neymiş ne değilmiş diye araştırmaya koyuldum. (Tam bu noktada yaşanan heyecana bayılırım: "Galiba çok güzel bir kitap keşfetmek üzereyim!") 
Wikipedia'ya göre eski bir sanatçı, karikatürist, fotoğrafçı ve film yapımcısı olan Peter Finlay daha sonradan dolandırıcılık ve hırsızlıkla suçlanmış ve Vernon God Little'ı, bir süre terapi görüp kendini toparlamaya çalıştığı Londra'da işsiz olduğu bir dönemde, etrafını saran kültüre karşı bir tepki olarak yazmış. 
Gelelim kitaba... Texas'ın Martirio kasabasında annesiyle birlikte kendi halinde yaşayıp giden 15 yaşındaki Vernon Gregory Little'ın yaşamı, en yakın arkadaşı Jesus Navarro'nun 16 sınıf arkadaşını öldürüp sonra da intihar etmesiyle bir anda değişiyor. Tek görgü tanığı, öğretmenleri Mr. Nuckles'ın da olayın şokuyla konuşamaz hale gelmesiyle tüm şüpheler Vernon'un üzerine çekildiğinde, onun için tanıklık edecek kimse kalmıyor. Ve olaylar aniden öyle bir hızla Vernon'un aleyhine gelişiyor ki, suçsuz olduğu halde Meksika'ya kaçmaktan başka çaresi kalmıyor...

Kitap Türkçe'de "Tanrı Vernon Little" adıyla ve "Ölüm huzurunda yazılmış bir 21. yüzyıl komedisi" alt lejantıyla, Arzu Taşçıoğlu'nun çevirisiyle Plan B Yayıncılık tarafından yayımlanmış. Tanıtım yazısı şu şekilde:

"Ölüm huzurunda yazılmış bir 21. yüzyıl komedisi. Gerçek bir kara mizah. Hem adalet sistemi hem de eğitim sistemini ağır bir dille eleştiren bu "ciddi" kitabı okurken "kahkahalarla" güleceksiniz. 
15 yaşındaki Vernon'ın başı dertte. 16 sınıf arkadaşı bir katliamda öldü. Medyada kariyer edinmek için her şeyi yapabilecek bir adam ve işini kaybetmemek için bir ay içinde bir müebbet suçlusu bulmak zorunda olan Şerif Yardımcısı, Vernon'ın hayatını cehenneme çeviriyor."

Kitap hakkında araştırma yaparken, kitabın en çok öne çıkan özelliğinin kara bir mizahla örülmüş alaycı ve eğlenceli dili olduğunu öğrendiğim için Türkçe çevirisini değil orijinalini okudum. Okurken de Türkçe'ye çevrilmesi epey zor olacak ya da çevrilse bile anlamından bir şeyler kaybedecek bölümlere rastladım. Kitabın adı bile buna örnek aslında. Kitabın adının Vernon God Little (God Vernon Little değil) olmasının sebebi, Vernon'un kitap boyunca, başı sıkıştığı ya da kendisiyle insafsızca dalga geçtiği yerlerde içinde bulunduğu duruma göre kendisine isimler takması ve kitabın sonunda olan olaylara bir gönderme yapması. Gregory olan diğer isminin yerine yine G ile başlayan kelimeler getiriyor sürekli. Örneğin Meksika'da bir barda sarhoş olup sızdıktan sonra sabah üzerinde kendisine ait olmayan ama cebinde 200 peso bulunan bir pantolonla uyandığında Vernon Gates Little diyor kendisine, Meksikalı kamyon şoförleriyle takılırken de Vernon Gonzales Little :) Tanrı Vernon Little diye çevrildi diye bir şey olmaz ama dediğim gibi, yazarın kurduğu küçük oyun bozulmuş oluyor...
Kitap, ana hikâye olarak suçsuz yere hüküm giydirilen ve kendisini ifade edemediği için sürekli bir şeyleri berbat eden Vernon'un başından geçenleri kara komedi tadında anlatırken, arka planda da şahane bir Amerikan medyası ve toplumu eleştirisi sunuyor. Küçük kasaba hayatı, dedikodular, birbirini çekememeler, olaylara verdikleri tepkiler, kendi çıkarları için kolayca ikna edilmeleri vs sinirinizi bozacak kadar gerçekçi...  
Vernon'un annesi olacak o Doris Little, kitabı okurken beni çok zorladı. Vernon'un hayatını cehenneme çeviren asıl adam olan Eulalio Ledesma'nın Vernon'un özel hayatına bir daha çıkmamak üzere girdiği sahnede (Vernon eve döndüğünde) "Yok artık bu kadar da olmaz," deyip atacaktım kitabı elimden! Dünya üzerinde böyle bir insan, böyle bir anne olabilir mi gerçekten? Kadının neredeyse hiçbir annelik güdüsü göstermemesi belki de DBC Pierre'in bir zayıflığıdır... Ledesma, namıdiğer Lally ya da Lalito ise, insan denen yaratığın çıkarı için neler yapabileceğinin nefis bir portresini çiziyor. Doris'in arkadaşları Pam, Georgette, Leona ve Betty de "American housewife" kavramının ete kemiğe bürünmüş halleri... 

Kurgunun birçok kısmının gerçeklik açısından sorunlu ve zayıf olduğunu düşünsem de, yazarın niyetinin bu olduğunu sanmadığım için bunun üzerinde fazla durmuyorum. DBC Pierre'in dili gerçekten de akıcı, zeki bir alaycılık ve kara mizah anlayışıyla süslü. Yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim: Kitap, ilk yarısında çok sıkıldığınız ama işleri yarım bırakmayı sevmediğiniz için salondan çıkmayıp, sonunda çok beğendiğiniz filmlere benziyor. Vernon'un Meksika'ya kaçtığı bölüme kadar biraz fazla tutuk ve kuru şekilde ilerliyor ve bana kalırsa bazı bölümler fazla uzun tutulmuş, bazıları gereksiz olmuş. Ama firarın başladığı andan itibaren kitabın temposu bir anda yükseliyor ve heyecanı sonuna kadar koruyup başarılı bir kurguyla kapanış yapıyor. [Birleşik Krallık'ta yapılan bir ankete katılan 4.000 Britanyalının %35'i kitabı okumaya başladığını ama yarım bıraktığını belirtmiş; haksız sayılmam öyleyse, değil mi?]
Son tahlilde: Vernon God Little güzel bir kitap, ilk kısımlarının sabırla okunup ikinci bölümünün keyfine varılması gereken bir kitap. Hatta bana kalırsa, 15-20 yaşlarındayken okunursa daha fazla keyif alınacak bir kitap; hediye etmek isteyeceğiniz tanıdıklarınız varsa iyi bir seçim olacaktır :)           

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler