Yaz için (biraz gecikmeli) renkli arkaplan...

Temmuz 12, 2010

Aslında yaza girdiğimizden beri, siyah olarak tercih ettiğim temamı renklendirmeyi planlıyordum ama bir türlü karar veremiyordum nasıl bir şey yapacağıma... Bugün, Franny'nin beni haberdar ettiği www.shabbyblogs.com'a bir ziyaret daha yaptım ve bu arkaplan resmi çok hoşuma gitti. Renklerle de biraz oynayınca güzel oldu. Tek sorun, blogumu ilk açtığımda yaptığım header'ımı değiştirmek... Ama bunu o zamanlar Illustrator'la yapmıştım ve şimdi netbookumda yüklü değil tabii; buradaki resmi alıp içerideki bilgisayarda Illustrator'da renklendirmeye de çok feci üşeniyorum :) Neyse, şimdilik biraz dursun da bir çaresine bakacağız artık...

Pretty Little Liars...

Temmuz 11, 2010


ABC kanalının haziran ayında başlayan yeni dizisi Pretty Little Liars nasıl bir şeymiş merak ettim, henüz piyasada olan 5 bölümü bu haftasonu izledim. Tarifi şöyle: biraz Gossip Girl, biraz Desperate Houswives, üstüne de I Know What You Did Last Summer sosu...
Rosewood adlı küçük bir banliyö kasabasında yaşayan beş güzel lise öğrencisi olan Alison, Hanna, Spencer, Emily ve Aria'nın hayatları, Alison'ın bir gün ortadan kaybolmasıyla bir anda değişir. O gece gerçekte neler olduğunu kimseye söylemeyeceklerine yemin eden kızlar, bu sırrın onları birbirine bağlayacağı fikrinin aksine bir yıl içerisinde birbirlerinden uzaklaşırlar. Ta ki A adlı kişiden kendi sırlarına dair mesajlar almaya başlayıp neler olduğunu anlamak için yeniden bir araya gelene dek...
Tabii ki tüm Amerikan gençlik dizilerinde olduğu gibi ağır bir "daddy issues" teması var. Aria'nın babası annesini aldatıyor ve bunu Aria gözleriyle görüyor; Hanna'nın babası annesini terk edip gidiyor, Spencer'ın babası ondan "mükemmel kız" olmasını istiyor, Emily'nin babası var mı yok mu henüz onu bile bilmiyoruz... Bunun üzerine biraz öğrenci-öğretmen aşkı, biraz eşcinsellik davası, biraz kardeş kavgası ekledik mi tamamdır!
Anlayacağınız dizi tamamen klişelerden ibaret, yeni olan hiçbir şey yok ama yazın piyasaya sürmüş olmaları da insanların aklında nasıl "yaz kitabı" diye bir şey varsa aynen o şekilde bir "yaz dizisi"nin de var olduğunu bildiklerini düşündürüyor. Yaz sıcağında fizik mizik düşünüp teori üretemem diyenler için ideal :) Kızlar fena değil, ama mahalleye yeni gelen ve Alison'ın evine taşınan kız (Maya) bana fazlasıyla Buffy'deki Drusilla'yı anımsatıyor! Kıyafetler, makyajlar falan da güzel; elbette ki Gossip Girl standardında değil, burası mütevazı bir banliyö kasabası sonuçta... Yalnız Aria'nın sevgilisi İngilizce öğretmeni Mr. Fitz olmasa dizide yakışıklı tip yok, orası olmamış... Kendisini Ian Harding canlandırıyor ve evet, inanması zor ama hem Alman asıllı hem de 1986 doğumlu!!
Kızlar arasında favorilerim Emily karakterini canlandıran Shay Mitchell ve Hanna karakterini canlandıran Ashley Benson. Hem kendileri güzel hem tarzları... Aria rolündeki Lucy Hale'in de gözleri güzel ama kafası vücuduna göre fazla büyük :) Benden başka izleyen, fikri olan?



     

Beyaz Şah

Temmuz 07, 2010


İlk çıktığından beri almak istiyordum György Dragoman'ın kitabı Beyaz Şah'ı, on gün kadar önce Kitapturk'ün indiriminden faydalanıp aldım. Hemen de okuyup bitirdim. Çavuşesku Romanyası'nda yaşanan olayları, babası gizli polis tarafından tutuklanıp bir çalışma kampına kapatılan 11 yaşındaki Cata'nın gözünden anlatan kitap bir roman olarak kurgulanmış. Ancak bölümler, birbirleri arasında bağlantılar olmasına rağmen fazlasıyla net bir şekilde ayrılıyor ve her birinde ayrı bir öykü tadının yakalanmasına imkân tanıyor.
Durumun vehametine, şartların insanlık dışı niteliğine rağmen, Cata'nın dilinden dökülen her şey kirinden pasından sıyrılıp öyle naif şeylere dönüşüyor ki, kimi zaman o harika dilin heyecanına ve temposuna kapılıp Cata ve arkadaşlarının maceralarına ortak oluyorsunuz... ama sonra öyle bir şey oluyor ki "gerçek" hayatta, küt diye duvara toslamış gibi hissediyorsunuz kendinizi...
György Dragoman Beyaz Şah'ta sevgiyi, özlemi, öfkeyi, heyecanı, korkuyu, vahşiliği, acıyı damıtıp damla damla akıtmış satırların arasına... Bastığınız yerde altınızdan halıyı hızla çekip alacak, güldürürken gözlerinizden yaşlar fışkırtabilecek nitelikte! Gün Benderli çevirisi de muhteşem; olaylar Türkiye'de geçse yazarın Türk olduğuna emin olursunuz, o derece... Kaçırmayın derim.    

Bloggerlığa geri dönüş çabaları...

Zamanım yokken sürekli aklımdan fikirler taşıyordu, notlar alıyordum şunu da yazarım, bunu da koyarım bloguma diye; gel gör ki, şimdi zamanım var ama hevesim yok!.. Sıcaktan mıdır anlamadım, hâlâ tonlarca blog takip etmeme ve yenilerini keşfetmeye çalışmama rağmen kendi bloguma bir şey yazasım gelmiyor ne zamandır... Kesinlikle tatil ve yenilenme ihtiyacı içerisindeyim, ama ona da yirmi gün var :( Bu arada bir-iki ısınma turu yapayım madem...


Dizilere sezon arası verilince kanallarda bir hareketlenme oldu, film falan yayınlar oldular. Geçen gün Turkmax'te bir filme rastladık annemle: Aşk Geliyorum Demez. Başrollerinde Bergüzar Korel ve Tolgahan Sayışman oynuyor. Feci klişe ve kotarılmış bir film, ama tek bir sahne için yazıyorum tüm bunları. Miran Dayı rolündeki Altan Erkekli'nin güzel bir rakı sofrasında şarkı söylediği sahne, çok hoşuma gitti. Buyurun buradan izleyebilirsiniz.


Asıl filmimiz Julie&Julia. Başrollerini Meryl Streep ve Amy Adams'ın oynadığı, iki gerçek hikayeye dayanan yemek temalı bir film kendisi. Birçok kişiden methini duyup eğlenceli olacağına inanarak annemle birlikte izlemeye karar vermiştim. Geçen akşam sonunda vakit bulup izleyebildik. Ancak sanıyorum Meryl Streep'in başarıyla canlandırdığına inandığım Julia karakterinin konuşma ve ses tonu bizim kendimizi filme kaptırmamızı engelledi. Kadının sürekli ayyyhh, oyyhhh, hahahahaa sesleri eşliğinde konuşması beni deli etti, o yüzden film boyunca suratımdaki buruşukluk silinmedi.
Hikaye gerçekten ilginç, güzelce harmanlanmış evet, ama enteresan bir şekilde -aslında fazlasıyla uzun olan filmde- her şey bir anda olup bitiveriyor gibi bir hisse kapıldım ben. Julia ve kocası Paul oradan oraya taşınırken, Julie de tarifleri tamamlamaya çalışıyor... Filme görsel açıdan çok fazla zenginlik katabilecek malzeme olmasına rağmen bundan yeterince yararlanılmamasının şaşırtıcı olduğunu söyleyebilirim öncelikle. Julie'nin mutfağı o kadar küçüktü ve kendisi mutfakta o kadar çok çırpınıyordu ki, o yemeklerin görsel zevkine varamadık bir türlü...
Açtığı blogun yavaş yavaş büyümesi süreci de zevksiz anlatılmıştı; kız bloguyla her şeyi başkalarından öğrendi neredeyse! Akıllıca detaylar oldukça keyif katabilirdi bu sahnelere bana kalırsa...
Böyle etrafımda çoğu kişinin çok beğenip benim beğenmediğim şeyler kendimi inanılmaz sorgulamama neden oluyor! Tamam, sıkıcı derecesine varabilecek ölçüde gerçekçi bir insan olduğumun ve hayaller ve absürdlükler aleminde pek yerimin olmadığının farkındayım ama beğenmek bu kadar da kolay olmamalı ya :) Zaten illa Fransızca konuşma çabalarına, Paris hayranlığına, Fransa'nın neresi gösterilirse gösterilsin "ayyy çok güzeeelll" nidalarıyla karşılanmasına dayanamıyorum (bkz. An Education filmi). Yani birtakım hoş görüntüleri klişelerle birleştirince ortaya güzel bir şey çıkacak diye bir şey yok, farklı ya da hoş bir şeyler de sunmalı izleyiciye... Akılda kalması, tekrar izlemek istemesi için... Bu filmi baştan sona tekrar izlemek isteyen olur mu, bilmem!.. [Bu agresifliğimin nedeni nedir onu da bilmiyorum gerçi :) ]

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler