"Beni tanıdıklarını sanıyorlar ama tanımıyorlar!"

Haziran 08, 2010

Bir süre önce, yeni çıkan ve ilgimi çeken kitaplar arasında paylaşmıştım Hal Niedzviecki'nin Dikizleme Günlüğü'nü. Geçenlerde de iskeleye doğru yürürken Ayrıntı Yayınları'na uğrayıp aldım [%40 indirimli olarak; ama bu başka bir postun konusu :) ] Sadece işe gidip gelirken yolda okuyarak kitabı bitirmem iki haftamı aldı. Aslında normalden uzun sürdü, çünkü sonlarına doğru tempo düştüğü için biraz zorla okudum. Her neyse... Lafa kitaptan şu alıntıyla başlayalım:

"Abartılı paylaşım". İlk bakışta mükemmel ve gelişmeye müsait bir kavrama benziyor. Ne kastettiğini çok da zorlanmadan anlıyoruz. Üstelik aldığımız terbiyeye göre, paylaşmak iyidir, öyle değil mi? Tıpkı paylaşım ağlarında gezinme, güncelleme, yükleme, tweetleme, bloglama, arkadaşlık teklifleri gönderme, mesaj atma ve link verme gibi. Ancak "abartılı paylaşım" doğal olarak bir aşırılığı da çağrıştırıyor. Acaba kastedilen, eğlenceyi veya eğlence anlayışını abartmak olabilir mi?

Kanadalı romancı ve kültür eleştirmeni olan Hal Niedzviecki, Dikizleme Günlüğü'nde farklı kategoriler altında bu "abartılı paylaşım" durumunu ve "dikizleme kültürü" adını verdiği kavramı inceliyor. Realiti şovlar, yetenek yarışmaları, yetenek gerektirmeyen dikizleme/gözetleme yarışmaları, bloglar, sosyal paylaşım ağları, sohbet odaları, webcamler ve gizli kameralar, sanal ortama aktarılan videolar, amatör porno siteleri vs. gibi çok sayıda farklı sanal unsuru mercek altına alıyor. Kitabını oluştururken araştırmalarının ve sanal dünyaya ait kişilerle görüşmelerinin dışında, olayı daha iyi kavramak adına giriştiği deneyimlerini de paylaşıyor olması kitabın amacına yardımcı olmasının yanında, akıcılık da katıyor. 
"Dikiz kültürüne giriş" ve "Nasıl röntgenci olunur?" adlı ilk iki bölümde, içinde yaşadığımız teknoloji harikası 21. yüzyılın; insanlara bir yandan çeşit çeşit oyuncak sunup yalnızlaştırırken, diğer yandan onları gitgide daha fazla "paylaşmaya" itmekte ve artan oranda başkalarına bağımlı hale getirmekte olduğunu ortaya koyuyor. Sonraki bölümlerde ise işin nerelere vardığını ya da varabileceğini anlamamız için çeşitli örnekler sunuyor. Kitap boyunca biz okurlarla birlikte bu yeni dünyayı anlamaya çalışıyor ve sonunda kendisinin de belirttiği gibi, gayet doğal bir şekilde bu "dikizleme kültürü" hakkında kesin bir hükme varamadığı ortaya çıkıyor. Çünkü okurken hissedeceğiniz gibi, olaya tarafsız bir şekilde yaklaşıp en uç noktalarda bile soğukkanlılığını korumaya çalışıyor ve bu sayede bize bir ders vermek niyetinde olmadığını, yalnızca belki farkına varmadığımız noktalara dikkatimizi çekmek istediğini görüyoruz. 
Şahsen, kitabı okuduğum süre boyunca aklımda bir cümle vardı: "İnsan sosyal bir hayvandır." Okuduklarım karşısında kimi zaman "sosyal" kısmı ağır bastı, kimi zamansa "hayvan" :) Kendi adıma, bu kitapla birlikte bilmediğim çok fazla şey öğrendim, daha önce üzerinde düşünmemiş olduğum birçok şey üzerinde düşündüm ve gözümü biraz daha açtım diyebilirim. [Tüm bunlarla ilgili düşüncelerimi toparladıktan sonra mutlaka bu konuya dair bir post yazacağım.] Eleştireceğim üç nokta var yine de:
1. Kitap fazlasıyla ABD ve Kanada odaklı. "Keşke zamanını biraz daha uzun tutup en azından Avrupa'da da biraz araştırma yapsaymış," demeden edemedim.
2. Her şeyi yazmış ama benim de (sevgili başbakanımızın da) kafayı taktığı "yorum yapma" meselesi üzerine fazla eğilmemiş olmasına üzüldüm.  
3. Yazar, kendisinin de kabul ettiği üzere gerçekten sıkıcı bir insan gibi geldi bana :))

Son söz: Türk okuruyla buluşturdukları harika kitaplar için, Lacivert Kitaplar dizisi için ve özenli yayıncılıkları için Ayrıntı Yayınları'na, başarılı ve akıcı çevirisi için Gökçe Gündüç'e teşekkürler!

Digg Stumble Delicious Twitter Facebook Reddit RSS

0 yorum:

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler