Burger aşkına!..

Mayıs 15, 2010

Senelerdir McDonalds ve Burger King'e mahkum olmaktan gına gelmişti... Nihayet pıtrak gibi yeni burger dükkânları açılmaya başladı. Favorilerim Gurme Burger (Kanyon) ve Dükkan Burger'a (her yerde) kardeş doğdu Tünel-Beyoğlu'nda! Mano Burger, Galata'ya inen yokuşun hemen başında, Karınca'nın karşısına kuruldu. Minik ama zevkli ve de lezzetli bir yer Mano Burger. Tamamen burger çeşitlemeleri ve birkaç yan ürün oluşturuyor menülerini. Ben chickenburger yedim ve mis gibi tavuk ızgara, cheddar peyniri, yeşillikler, domates ve de sos eşliğinde... Tek kelimeyle müthişti! Fiyatlarının çok makul, çalışanlarının güleryüzlü ve de seri olması mekânı şahane bir yer yapıyor. Tünel'e geldik, Asmalımescit'e girmeden bir şeyler yiyelim, hızlı olsun, pahalı olmasın ve doyurucu olsun diyorsanız, istikamet Mano Burger!

Bu da kendi isimlerini taşıyan Mano burger: 

Daha detaylı bir yazı için buradan buyrun, resmi de oradan aldım (açlıktan aklıma kendi yediğimin fotoğrafını çekmek gelmedi ne yazık ki...) http://harbiyiyorum.blogspot.com/2010/02/beyoglunda-en-iyi-burger-hamburger.html. Şimdiden afiyet olsun :)
 

Neler oluyor hayatta...

Çevirimi tamamladım. Ama son defa üzerinden geçip, zımparalamam gerekiyor. Hiç anlamamıştınız ya sanki, olsun ben yine de söyleyeyim: Dave Eggers'ın The Wild Things'ini çevirdim. Maurice Sendak'ın "aykırı" çocuk kitabını sinemaya uyarlayan Spike Jonze, senaryo için Dave Eggers'la birlikte çalışıyor. Sonra Maurice Sendak film için ortaya çıkan materyalden kendi başına bir roman çıkabileceğini düşünüyor ve Dave Eggers'a soruyor, sen yazmak ister misin diye. Önceden de söylediğim gibi, bizim ülkemizde çocuk kitabı olan "Where the Wild Things Are" bilinmediği için film falan da araya gitti ama (this one goes to the one I love! :) ) aslında Dave Eggers için, çocukluğunda çok büyük önemi olan bir kitabın filme uyarlanmasında çalışmak ve sonra buradan bir roman çıkarmak çok büyük ve hayati bir olay! Romanda odak noktası, Vahşi Şeylerin nerede oldukları değil, kim oldukları ve Max'ten ve dünyadan ne istedikleri...

Yayınevinden ve çeviriden geri kalan hayatımda da işte gezmek, iş olarak okuduklarımın dışında zevk icabı okumak, dizilerimi takip etmek, blogosphere'de vakit geçirmek, twitter'ı anlamaya çalışmak, tatil hayalleri kurmak, sinemaya gidemediğime üzülmek ve sürekli plan yapmak, blogda yazacak vakit bulamadıklarımı aklıma ve milyon tane defterime yazmak falan gibi işlerle uğraştım bu aralar...

Dizi demişken; artık torrent olayını bıraktım ya! Kendime bir site buldum http://stagevu.com. Dizi, film, trailer falan çeşit çeşit video var ve en güzel tarafı hem online izleyebilme hem indirme seçeneği sunması. Ama online izleme seçeneği benim bağlantıdan mıdır nedir bilmem, pek iyi işlemiyor (Almanya'da gayet güzel çalışıyormuş mesela...). Ama indirme seçeneği gayet güzel çalışıyor hem de epey hızlı iniyor. Görüntü kalitesinden azıcık taviz vereceksiniz ama öyle çok yüksek çözünürlük beklemeyin :) Bu aralar bu şekilde takip ediyorum dizilerimi. Onların da tadı kaçtı ya, Lost bitse de gitsek tadında, Flashforward'la azıcık idare ediyorum ama o da bayıyor bazen, Grey's Anatomy çok sefil bir şeye dönüştü, Gossip Girl izlemedim kaç bölümdür ama onların hali malum zaten, House da uzun aralar veriyor kaçırdığım bölümler var mı bir bakmam lazım ...
Bu arada www.22dakika.org sitesinde dizilere dair her türlü bilgiyi bulabilirsiniz. Yeni dizileri tanıtmaya başlamışlardı oradan bakıp yeni diziler seçeyim kendime; Aşk-ı Memnusuz yaz nasıl geçer yoksa!..

Sonraaa; festival ve konser sezonu başlıyor İstanbul'da, çok fena banka soyup hepsine gidesim var! Chill Out'ta (23 Mayıs) Bonobo; Miller Freshtival'da (29 Mayıs) Mika; One Love'da (19-20 Haziran) Groove Armada ve The Ting Tings artııı Sophie Ellis-Bextor; 13 Temmuz'da Massive Attack; 17 Temmuz'da Faithless; 22 Temmuz'da The Cranberries; 6 Eylül'de U2 en çok izlemek istediklerim. Rihanna'ya bile giderim banka soyarsam :)

Blog dünyasında da birtakım gelişmeler olmuş. Dün öğrenip bugün okuduklarıma bakılırsa OkuyanUs Yayınları, günü yakalamak hevesiyle bu aralar internet dünyasında pek meşhur olan iki blog sahibine (herbokubilenadam ve PuCCa) kitap hazırlatıyormuş. İnsanlar bunların bloglarını ve tweet'lerini severek takip ediyor diye kitapları da çıkacakmış sonra herkes yazın bu kitapları okuyacakmış...mışmışmış... Adına da "dizüstü edebiyat" demişler. Hahaha diyorum ben buna. Blog okumak ve twitter'da takipçi olmak bedava, kitap ise parayla. Benim memleketimin güzide insanları televizyon izlemez belgesel izler, ansiklopedi okur, dünya klasikleri okur bir kere! Öyle falan fıstık şeylere parasını verir mi yaa :) Okumaz demiyorum ama ha, okur yine de merak eder çünkü; okur da "yok canım okumadım, masanın üstünde duruyordu bir-iki sayfa karıştırdım, tu ne rezil şey deyip bıraktım," der!.. Ben bu hamleye, Epsilon Yayınları'nın falan Hazal Yılmaz'a entelektüel şehir günlüğü tadında bir kitap hazırlatmasıyla karşılık vermesini beklerim doğrusu, ki Hazal'ın yazdıklarını daha çok merak eder okurum. [Para vermem ama arkadaşımdan alır okurum.]

Bir de önüme gelene ve kendi kendime söylediğim bir şey var, burada da söyleyeyim tam olsun: Bu zilyon tane moda bloggerı nasıl oluyor da (hem de yıllardır) sıkılmadan etmeden devamlı onun ayakkabısı, bunun çantası, şu renk allık, bu renk ruj, bugün bunu giydim, üstüme kuş sıçtı değiştim sonra bunu giydim, şuradan bunu aldım, buradan bunu sattım, bakın bana ne de güzel oldum, hadi şimdi alkışlayın, kikiki teşekkürler falan filan şeklinde yazıp duruyorlar ve durabiliyorlar??!! Hani tamam ben de modayı seviyorum, burada da yazıyorum ama devamlı bununla nasıl uğraşabilir insan? Eee başlarım çorabına da eteğine de, demez mi hiç? Bir de sapık gibi bakıyorum taglerine, hiçbir tanesi çıkıp da bir kitaptan bahsetmiş mi diye; yok valla daha görmedim... Aaa yalan olmasın bir tane gördüm, moda kitapları okuyordu; olsun o da bir şeydir... Benim de takip ettiğim moda blogları var ama arka arkaya üç taneden fazlasına bakamıyorum. Büyük bir sabır ve azim onlarınki, tebrik etmek gerek bir bakıma...  

Editörün Gör Dediği -2-

Mayıs 11, 2010

Bir süredir yine çeviri tamamlamakla uğraştığımdan, yeni yazı yazamadım... Ama çok az kaldı, 1 hafta sonra falan yeni yazılarımla burada olacağım :) Şimdilik, gözüme çarpan yeni kitapları paylaşacak kadar zaman bulabildim. Buyurunuz:

DİKİZLEME GÜNLÜĞÜ - HAL NIEDZVIECKI
çev. Gökçe Gündüç
Ayrıntı Yayınları
Farkında mısınız? “Dikizleme Çağı”na çoktan girdik. Hem de hiç hissetmeden. Sanki hep o çağı yaşıyormuş-çasına ve büyük bir hızla. Realiti şovlarla başladı her şey. Sonra YouTube, MySpace, Facebook, Twitter girdi hayatımıza. Yetmedi, casus yazılımlar, bloglar, sohbet odaları, amatör porno videoları ve MOBESE kameralar da dahil oldu. Artık hayatlarımız sır olmak-tan çıktı; ayrıntı denizinde yüzer olduk. Bizler sürekli başkalarını dikizlerken, birileri de bizi dikizliyor her an. Bu yeni durum, biz farkına varmaksızın, mahremiyet, bireysellik, güvenlik, hatta insanlık algımızı bile değiştirdi, değiştiriyor. 

Hal Niedzviecki, keskin zekâsıyla bu değişimin farkına varanlardan. Hatta fark yaratanlardan diyebiliriz. Çünkü o, bu yeni âlemde bir yol-culuğa çıkıyor ve tüm maceralarını bize eğlenceli bir üslupla anlatıyor. Yolculuğu, video bloglarla başlıyor; ardından sosyal paylaşım siteleri geliyor. Derken küçük kızının güvenliği için evdeki dadıyı, hırsızlardan korunmak için arka bahçesini dikizliyor. Realiti şovlara başvuruyor. Özel dedektif tutuyor. Deneyimlerini günlüğüne not ederken, analizleriyle günlüğe sosyolojik bir boyut katıyor. Ve bizlere çok hayati bir soru yöneltiyor: Bu ağın üzerindeki örümcek miyiz; yoksa ağa yakalanmış birer sinek mi?
Dikizleme Günlüğü, yeni iletişim araçlarının yalnızca eğlence sektörünü değil, toplumu da değiştirdiğini, bu yeni kültürün seks, politika ve gündelik yaşantımız üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Kitapta, realiti şovların parlayıp sönen yıldızları, çok okunan blog yazarları ve sosyal paylaşım sitelerinin yaratıcılarıyla yapılan söyleşiler, konuya ilişkin son akademik araştırmalarla harmanlanarak sunuluyor. Bu sayede popüler kültürün röntgenciliğe, röntgenciliğin belgesele, sanata ve haber bültenlerine, röntgencinin gazeteciye nasıl dönüştüğüne tanık oluyoruz. (tanıtım bülteninden)

çev. Merve Sevtap Ilgın
Siren Yayınları

Mutlu sonlara inancımızı çoktan yitirdiğimiz bir çağda, modern bir masal. Yoğun ve çarpıcı.” - New Statesman


Tehlikeli oyunlarla ilerledikleri yollarda; çok genç, bakmaya doyum olmayacak denli güzel bir kız ve hayatının son durağında, zengin, yaşlı bir adam… 
Görünürde zararsız; iki yalnız, çaresiz ruh... Ama görünüşe aldanmamak gerekir. Zarlar atılıp hamleler yapıldıkça oynadıkları oyunlar onları giderek daha derin girdaplara çekecektir. 
Sıradan yaşamların ardındaki karanlık mecralara yönelik ilgisiyle tanınan ve Amerikan edebiyatının en önemli seslerinden biri olan Joyce Carol Oates, Güzel Bir Kız'da artık peri masallarına inanmayanlara çağın gerçeklerini yansıtan modern bir masal anlatıyor. 
Para kaygısıyla yaşamda savrulanlardan, parayla her istediğini yaptıranların dünyasında; kirli yalanlara, kırık umutlara ve hayatın acımasızlığı karşısında zarlardan medet ummaya dair gotik unsurlarla bezeli, şaşırtıcı, sarsıcı bir roman Güzel Bir Kız. Kötülük kol gezerken masum kalmak mümkün mü? (tanıtım bülteninden)

çev. Yiğit Yavuz
İletişim Yayınları 

Kılıçlar, sopalar, düellolar, namus ve aşk cinayetleri… Erkek erkeğe kavgalar, aile içi katliamlar ve soygun amaçlı öldürmeler… Suç ve şiddetin kategorileştirilmesi, soruşturulması, yıllar boyunca akıllarda kalması, konuşulması… Kadınlar, erkekler ve seri katiller… Ortaçağ'da insanlar, cinayeti şerefli bir savunma ya da intikam eylemi olarak görüyorlardı.
Kavgadan kaçmak ya da intikamı ertelemek, itibar kaybıydı. Sonraları soylular, alt sınıflardan insanlarla hiçbir biçimde kavgaya girmez oldular.
Saygın vatandaşlar gerektiğinde kendilerini savunmak zorunda kaldılarsa da, bıçak kavgalarına dâhil olmayı reddettiler. Bıçak kavgası, alt sınıfların sakilliğini taşıyordu; izlenebilirdi ama katılmak yersiz ve mantık dışıydı.
Çatışmalar erkekler arasında gelişiyordu ve öğrenilmiş cinsiyet rolleri, kadınları, katil olmaktan alıkoyuyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde şeref kavramı yeniden tanımlanıyor, uygarlaşmanın sonucu olarak kan davaları ve bıçak kavgaları, siyasal iktidarın daha az nüfuz edebildiği, ekonomik olarak az gelişmiş bölgelere kayıyordu. Bugün, küreselleşmeyle birlikte yaşanan göç ve organize suçlar, uygarlaşma eğrisini yanlışlayacak biçimde metropollerde yoğunlaşıyor. Pieter Spierenburg, Ortaçağ'dan günümüze cinayetin tarihini, ustalıkla anlatıyor.
“Cinayet düzeyinin yüksek olduğu Ortaçağ'da, insanlar cinayetten korkmuyorlardı. 19. yüzyıla doğru öldürme fiilleri azaldıkça, korku arttı.
Ancak 20. yüzyıl boyunca, bu ters bağıntı ortadan kalkmaya başladı. Şiddetin en düşük noktaya indiği 1950'ler ve 1960'larda, başka toplumsal kaygılar öne çıktı ve cinayetlerin 1970'ten sonraki artışına, şiddete karşı yükselen bir duyarlılık eşlik etti.” (tanıtım bülteninden) 

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler