"Editörün Gör Dediği"

Nisan 29, 2010

Bir süre önce idefix, site editörünün yeni çıkan kitaplar arasından bilhassa öne çıkarmak istediği kitapları koyduğu "Editörün gör dediği" adlı bir köşe açmıştı. Ben de sadece okuduklarımı yazmanın ötesine geçip, yeni çıkanlar arasından beğendiklerimi burada paylaşmaya karar verdim. Köşenin adı da hoşuma gittiği için çaldım :) İşte benim gözüme takılanlardan bazıları...

  60 YIL SONRA - J.D. SALINGER
çev. Umut Alkım Tuncer
April Yayıncılık
Mayıs 2009'da İngiltere'de yayımlandığından beri birçok tartışma yaratan, 60 Years Later: Coming Through the Rye, ölümsüz yazar J.D. Salinger'ın Catcher in the Rye'ının [Çavdar Tarlasında Çocuklar] bir devamı niteliğinde, John David California müstear ismiyle İsveçli yayıncı Fredrik Colting tarafından yazılmış. Salinger, ölümünden önce kendisini dava etmiş ve kitabın dağıtılmasını yasaklatmıştı, ancak daha sonra bu yasak kaldırıldı. Elbette ki Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın ve Holden Caulfield'ın yanına yaklaşamaz, ama merak uyandırdığını inkâr etmeyeceğim...

  BİR UCU ALTIN BOYNUZ - JASON GOODWIN
çev. M. Begüm Güzel
Turkuvaz Kitap
Blogumdan hatırlayacağınız üzere, Jason Goodwin'in On Foot to the Golden Horn: A Walk to Istanbul isimli kitabını çevirdiğimi yazmıştım. Goodwin'in, 1990 senesinde, önce gemiyle Londra'dan Polonya'nın Gdanks limanına geçip, ardından Doğu Avrupa içinden yürüye yürüye altı ay sonunda İstanbul'a varışlarını anlattığı kitabı Turkuvaz Kitap tarafından mayıs ayında yayımlanıyor. Kendi kitabım diye söylemiyorum, hem Doğu Avrupa ülkelerinin 1990 gibi çalkantılı bir dönemdeki halini çok iyi bir şekilde yansıtıyor hem de usta bir tarihçinin gözünden ayak bastığı her yerin tarihsel arka planına ışık tutuyor :) 

MILAN KUNDERA - BİR BULUŞMA
çev. Roza Hakmen
Can Yayınları
"Bir Buluşma, Milan Kundera’nın, Saptırılmış Vasiyetler, Roman Sanatı ve Perde gibi akıllarda yer eden denemelerinden sonra okurlarına yeni sürprizi. Yazar, müzikten sinemaya, resimden edebiyata sanatın çeşitli dallarında eser vermiş, Danilo Kiš, Oscar Milosz, Goytisolo, Chamoiseau, Fuentes, Xenakis, Rabelais, Céline, Fellini, García Márquez, Malaparte, Philippe Roth, Anatole France, Bacon gibi çağlarına damgasını vurmuş entelektüellerin izinden giderek, sanatın dünyayla, hayatla, gülmekle, ölümle, unutuşla, bellekle olan ilişkisini sorguluyor. XXI. yüzyılın en iyi yazarlarından biri olarak kabul edilen Kundera, dokuz bölümden oluşan bu deneme kitabında, bir yandan sanat ve edebiyat alanlarındaki tercihlerini, deneyimlerini paylaşırken, diğer yandan da kültürel mirasın gücünü, geçmişle kopan bağları, biçimlerin ve çağların ötesinde sanatsal platformda birleşen ilişkilerin altını çizmiş. Gülmeyi, sürgünü, günlük yaşamın dayanılmaz sıradanlığını ve kaos içinde denge yaratma gücünü yan yana koyup uzlaştırarak, her zamanki gibi keyifli bir okuma eşliğinde okuyucunun zihninde yeni ufuklar açmayı başarmış." (tanıtım bülteninden)


   

Pink... gets me high as a kite...

Nisan 26, 2010

Marc by Marc Jacobs
Sergio Rossi
Yves Saint Laurent

Flashforward'da flaş gelişme! Başka bir gelecek mümkün...

Nisan 24, 2010

------Dikkat, S01xE16'ya dair fazlasıyla spoiler içerir------
Flashforward'ın 22 Nisan'da yayımlanan "The Garden of Forking Paths" [Borges'e selam olsun!] adlı bölümünde bir kırılma noktasına şahit olduk. Kaç bölümdür  Demetri'nin öleceği, hem de Mark'ın silahından çıkan kurşunla Mark'ın eliyle öleceği 15 Mart gününe doğru adım adım ilerliyorduk. Mark bir yandan başka bir blackout olmasını engellemeye çalışıyor, diğer yandan da Demetri'nin ölmemesini sağlamak için elinden geleni yapıyordu. Bu uğurda kendi flashforward'ının gerçekleşmesinin yolunu açmış oldu tabii, henüz bundan haberi yok... Zaten böyle kahraman ruhlu adamlar hep başkalarını kurtarıp onlar uğruna didinirken kendi hayatlarını rezil ederler. Neyse, konumuz bu değil.
Geçen bölümde Dyson Frost, Demetri'yi çöt diye suratına bir tane indirip bayıltmak suretiyle atmış arabasına, kaçırmıştı. Böylelikle siz bana çalım atamazsınız demeye getirmişti. Yıllardır CSI kültürüyle haşır neşir olan biri olarak biliyorum ki, böyle cin akıllı seri katiller, büyük bir planı olan adamlar falan işlerini sessiz sedasız halletmeyi sevmezler; illa zeki olduğunu düşündükleri bir "güvenlik sağlayıcı kişi"yle iletişime geçmek, yok efendim ona numaralar çekmeye çalışmak, onunla oyun oynamak ya da ona bir mesaj vermek isterler. Dyson Frost da aynı şekilde Mark'la iletişime geçip duruyor, ona çeşitli yollardan mesajlar iletiyordu. Bu bölümde de Mark'ın Demetri'yi kurtarmasını sağlayan yılların kırmızı kablo-mavi kablo ikilemi Frost'un minik Charlie'ye verdiği Dr. Seuss hikâyesinden çıkma ipucuyla çözüldü. Yani Dyson Frost hem Demetri'yi o ölüm tuzağına hapsetmiş hem de kendi eliyle kurtarmış oldu.  

Demetri silahın tehdidinden kurtulup sağ salim o ölüm sandalyesinden kalktıktan sonra, Dyson Demetri'nin kurtulacağını önceden hesaplamış olduğu için (ya sen öleceksin ya ben demişti hatırlarsanız) şık bir mekanizmayla duvara çizmiş olduğu tüm olası gelecekleri içeren şemayı ortadan kaldırdı. Bütün yazılar ağır ağır silinirken duvara bakakalan ikilimize bir çift lafım olacak: FBI ajanlarının niye bir halt beceremediği ortada! İki gıdım CSI zekânız olsa önce o şemanın resmini çekerdiniz! Silinmese bile ne yapacaktınız, koca levhayı mı sırtlanıp götürecektiniz? Adam orada her alınan kararla değişen kader çizgilerinden kolaj yapmış, siz hâlâ hırsız-polis mantığındasınız arkadaş... 
Şimdi 15 Mart geçip de Demetri'nin ölmediği, yani başka bir geleceğin mümkün olduğu ortaya çıkınca herhalde olanlar Olivia'ya olacak! Flashforward'ının gazına gelip, Charlie parkta düştüğünde iki satır babacılık oynadı diye Lloyd'a meyillenen Olivia, bu gerçeği öğrenince pişmanlık duyacak ama Mark da er geç bunların yakınlaşmasını öğrenecek ve kendini alkole verecek. Bryce da bu durumda Nicole'e yaklaşma çabalarını artırabilir. Peki bu Janice'in olayı nedir? Simon rolündeki hobbitle konuşurken tehlikeli sinyaller vermişti ama görevini de canla başla yapıyor maşallah. Demetri'ye hamileyim dedi, kesin bebeği de Simon'dan yapmıştır. Perde arkasındaki adamlarla işbirliği yapıyorsa ona neden saldırmışlardı peki? Off, kafam çok karıştı...  
Bir yandan Lost bir yandan Flashforward, kader ve gelecek kavramlarını sorgulaya sorgulaya bir hal olduk; herkes bir adım atmadan önce yüz kere düşünecek yakında :)
Keiko'ya ne oldu asıl ya? Hapse mi girdi o irikıyımlarla birlikte?   

Hollywood güzelleri (!)...

US Weekly dergisinin düzenlediği Hot Hollywood partisine katılan ünlülerin fotoğraflarını gördüğümde, "bunlar mı yani televizyonda/sinemada görüp beğendiklerimiz?" demeden edemedim...

Anna Kendrick'in giyinmeyi beceremediğini zaten çeşitli ödül törenlerinde görmüştük. Kendisi geleneğini bozmamış, yine gayet kötü bir şekilde arz-ı endam eylemiş. Diyecek bir şey yok...

Kendisini tanımıyordum ama The Hills dizisinde oynuyormuş Audrina Patridge. Elbisesi ve özellikle o göğüs kısmı çok kötü, ayakkabıları ve uzaylı gibi görünen ayak parmakları gerçekten ürkütücü. O beyaz çanta da neyin nesi!? 

Birçok film ve diziden tanıdığımız, How I Met Your Mother dizisindeki Lily rolüyle pek beğendiğimiz Alyson Hannigan'ın elbisesi hoş görünüyor, kolyesi de pek yakışmış. Ancak o dizlerin hali nedir öyle kabuk kabuk dökülecek neredeyse! Kolyesinde de siyah detaylar olduğu için siyah ayakkabı ve çanta tercih etse daha iyi olurdu. Zira bu ayakkabılar ayağına büyükmüş gibi görünüyor...

Las Vegas dizisinden tanıdığımız Molly Sims felaket görünüyor! Yüzü, bacaklarındaki damarlar, ayakları falan gerçekten dehşet verici! Bu insanları televizyonda gördüğümüz hallere sokmak için ne kadar çaba harcanıyor acaba???

Benim aklımda "She's All That" filmiyle yer etmiş olan Rachel Leigh Cook'u mini mini sevimli bir kız olarak bilirdik. Ancak gördüğümüz sahne zaman tünelinden fırlamış gibi gösteriyor kendisini! Nasıl bir araya getirmiş o mavi elbise, siyah çanta ve çirkin beyaz ayakkabıları?

"Cheryl Crow'un elbisesi aslında fena değil, o kolye olmasa iyi olurmuş," diye düşünürken resmin en altına baktığımda ilk önce ayağında bandaj olduğunu sandım! Sonra anladım onların ayakkabı olduklarını... Enteresan ayakkabılar, belki bambaşka bir konsept içinde güzel görünebilirlerdi ama, madem böyle sıradan bir çiçekli elbise giydin, o zorlama ayakkabılar neden? Giy güzel bir siyah ayakkabı, olsun bitsin... 

"Nele" ile sevimli bir Almanca tazelemesi...

Nisan 23, 2010

İnsan sekiz sene boyunca Almanca eğitim gördükten sonra, tamam artık Almanca'yı da Almanları da sular seller gibi biliyorum diye düşünüyor. Sonra üzerine İngilizce eğitim gördüğünde de, artık İngilizlerin sömürgeci ruhundan mıdır nedir, İngilizce Almanca'ya galebe çalıyor [çok sevdiğim bir fiildir, daha önce cümle içinde kullanamamıştım hiç :) ] ve Almanca yavaş yavaş ihmal ediliyor. Sonra insan bir bakıyor, Almanca'yı unutmaya yüz tutmuş! Ama öyle değilmiş, Sabine Neuffer ve sevimli kahramanı Nele sayesinde anladım ki, bisiklete binmeyi unutmadığı gibi, (iyi) öğrendiği bir dili unutmuyormuş insan; yalnızca unuttum sanıyormuş ve hatırlamak için çabalaması yetiyormuş :)


Bereketli bir Bologna Fuarı sonrasında yayınevine gelen okuma kopyaları arasında, üç kitaplık Sabine Neuffer serisi, rengârenk ve bayıldığım -midi- boyutta ciltli kapaklarıyla gönlümü ilk görüşte çalmışlardı. Ben de fırsat bu fırsat deyip giriştim okumaya! Sayfalar ilerledikçe, zihnimdeki -varolduğunu sandığım- boşluk  tabula rasa misali dolmaya ve kelimeler yerlerine oturmaya başladı. Sonra bir baktım ki, çoktan ikinci kitaba başlamışım!


Kahramanımız Nele, 11 yaşında bir kız çocuğu. Almanya'nın küçük bir kasabasında, bahçe işleriyle uğraşan annesiyle birlikte yaşamaktadır. Annesini ne kadar sevse de, normal her çocuk gibi bütün bir ailesi ve hatta küçük bir kardeşi olsun istemektedir. Aradığı fırsat bir gün yolda bisikletiyle giderken Nele'nin önünde yere düşen küçük Timmi'yle birlikte gelir. Timmi'yi yerden kaldırıp yardım eden, yarasını temizledikten sonra onu evine bırakan Nele, Timmi'nin de babasıyla birlikte yaşadığını öğrenir. Timmi'nin babası Ron'la tanışıp onu sevdikten sonra da aklına cin bir fikir gelir: Annesiyle Ron'un arasını yapıp evlenmelerini sağlamak! Böylece dört kişilik tam ve geleneksel bir aile olacaklardır. En yakın arkadaşları Sara ve Jessica'nın da yardımlarıyla "Baba Projesi" hayata geçirilir :)
10 yaş ve üzeri için düşünülmüş kitabın ikinci cildi olan "Oma-Projekt" de Nele'nin büyükanne avını anlatıyor. Henüz kitabın başındayım ama gayet keyifli ilerliyor. Üçüncü ve sanırım son cilt ise Nele'nin kardeş projesini anlatıyormuş. Bakalım, her şey yolunda giderse belki de Türkçesini raflarda görebilirsiniz...

Ne denir?

Nisan 19, 2010


















Daha kitaplığında okumadığı bir sürü kitabı olmasına rağmen aklı devamlı alamadığı, okuyamadığı kitaplarda kalana...
Kitaplığındaki raflar ve mevcut tüm boşluklar dolmuşken kendi kendine söylediği şey "artık kitap satın almayı durdurmalıyım," değil de "acaba odadan neyi çıkarıp yerine yeni raflar koyabilirim?" olana...
Sürekli, okumak isteyip de vakit bulamadığı kitaplara, yeni çıkan ve mutlaka bir tane edinmesi gereken kitaplara, hakkında bir şeyler okuyup da ilgisini çeken kitaplara dair listeler hazırlayana...
Arkadaşları ya da fikrine güvendiği kişilerden, okumadığı bir kitap hakkında övgüler işittiğinde, aklı bir an evvel o kitabı bulmaya, şöyle bir karıştırmaya ya da almaya odaklandığı için bir yerden sonra anlatılanları duyamaz hale gelene...
Sevdiği/sevmediği kitaplardan ve yazarlardan bahsedebileceği yeni insanlar keşfedince çocuk gibi sevinen ve karşısındaki kişinin onun henüz okuyamadığı kitapları ve yazarları okumuş olduğunu öğrenince çocuk gibi bozulana...
Sadece odasının/evinin raflarında durduklarını bilmenin bile içini ısıttığı kitaplarını raflardan indirip tek tek tozunu alan ve sonra karşılarına geçip büyülenmiş gibi onları izleyene...
Bütün gün kitaplarla iç içe olabileceği bir işi varken, bu sefer de işten zamanı kalmadığı için okuyamadığı kitaplara açlık duyana...
Defalarca kendisine, alıp da okumadığı kitapları bitirmeden yeni kitap satın almayacağına dair söz veren ama gördüğü en ufak indirimde, fuarda, kampanyada vs yelkenleri anında suya indirene...
Kitap okumaya olduğu kadar "kitap konuşmaya" da bağımlı olana...

Deli değil de ne denir?

formspring.me

Nedir ne değildir, nasıl çalışır anlamak üzere formspring.me'ye dahil oldum ben de. Sorusu olan varsa buyursun efendim:
Ask me anything http://formspring.me/amonkaa

Kendinden açıklamalı İtalya haritası

Nisan 17, 2010
























Bu harika İtalya haritasına http://chez-be.blogspot.com/da rastladım. Tasarımcısı Alberto Antoniazzi'ymiş ve kendisi MTV İtalya'da çalışıyormuş. Tasarımlarını görmek için bkz. http://www.albertoantoniazzi.com/. Burada çok güzel bir fikir olarak nerede gerçekten neyin olduğunu işaret etmiş ancak milli kopyalama becerilerimiz devreye sokularak Türkiye için böyle bir harita yaratılsaydı nasıl bir manzara ortaya çıkardı dersiniz?

Günter Grass İstanbul'da!..

Nisan 14, 2010

"Türkiye AB Delegasyonu İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü işbirliğiyle “AB-Türkiye Kültür Köprüleri Programı“ kapsamında, 17 Nisan 2010 Cumartesi günü saat 13.45'te Enerji Müzesi'nde “Kültürlerarası Diyalogda Edebiyatın Rolü” temalı bir panel düzenlemektedir. Nobel ödüllü yazar Günter Grass ile birlikte Adalet Ağoğlu, Glenn Meade, Asa Lind, Buket Uzuner ve Mario Levi’nin katılımlarını teyit ettikleri panelde CNN Türk çekim yapacak ve panelin moderatörlüğünü de Mehmet Ali Alabora üstlenecektir.
Panelde Almanca/İngilizce/Türkçe simültane çeviri öngörülmüştür. Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Marc Pierini’nin ev sahipliğini yapacağı resepsiyonda Nobel ödüllü yazar Günter Grass’ın sergi açılışı ve Milagro Acustico Ensemble dinletisi de öngörülmüştür."

"Kültür Köprüleri/Cultural Bridges" Programı dahilinde düzenlenen etkinliklere ve de söz konusu panele dair internette bulabildiğim en doğru düzgün metin bu oldu. Friendfeed üzerinden buldum bunu da, sağ olsun birisi derli toplu bir şekilde paylaşmış. Neyse ki yayınevine davetiyelerimiz geldi de, haberimiz oldu... Böyle kötü bir tanıtım olamaz! 
Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu'nun resmi internet sitesi www.avrupa.info.tr adresinde verilen kısa etkinlik bilgisine göre, 17 Nisan 2010 Cumartesi günü saat 14.00-16.00 arasında, Santral İstanbul Enerji Müzesi'nde düzenlenecek olan "Kültürlerarası Diyalogda Edebiyatın Rolü" konulu panelin katılımcıları şöyle olacakmış: Günter Grass, Buket Uzuner, Elif Şafak, Nedim Gürsel, Mario Levi, Glenn Meade & Asa Lind. 
Ben orada olacağım; katılmak isteyenler için Friendfeed linkini ve etkinlik davetiyesi linkini buraya ekliyorum. Sanırım yer kısıtlı olduğu için geniş çaplı duyurulmamış ama, şansınızı deneyebilirsiniz. 

İlgilenenlere: Sanat ve tasarım pazarı!

Yüksek Ökçeler...

Nisan 13, 2010

Uzun zamandır high heels köşemi boşlamış olduğumu fark ettim ve bunu telafi etmek için bugün dört model birden seçtim! Bakalım beğenecek misiniz...


by Vivienne Westwood, Mary Janes.
(retro)

by Tabitha Simmons, Blossom polka-dots
(romantik komedi)

 
by Fendi 
(çok şahane bir alternatif gelin ayakkabısı bence!)

by Christian Dior, Serpent booties
(dressed to kill!)

Büyükelçi Elvis Pelvis ile Büyükelçi Sopa Çekirgesi...

Nisan 11, 2010



The God of Small Things, Türkçe adıyla Küçük Şeylerin Tanrısı, özellikle sosyal adalet ve ekonomik eşitsizlik gibi konular üzerinde yoğunlaşan Hintli aktivist Arundhati Roy'un ilk ve tek romanı. 1992'de başladığı romanı tamamlamak Roy'un dört yılını almış ve 1997'de yayımlanan kitap, 1997 Booker Ödülü'nü kazanmış. Yayımlanma tarihi olan  mayıs ayından haziran sonuna dek kitabın hakları 18 ülkeye satılarak Roy'a uluslararası bir ün ve epey para kazandırmış. Sanırım şu anda 21 dilde mevcut. 
Roman genel olarak Hindistan'ın güneyinde, Kerala eyaletine bağlı Ayemenem'de yaşayan bir Süryani ailenin, özel olarak ise Estha ve Rahel adında, biri kız biri erkek çift yumurta ikizlerinin yaşamını konu alıyor. Kitap, Ayemenem'de geçirilen çocukluk ve bu dönemden kimi anılar ile ikizlerin babasının çay çiftliğinde çalışan bir Bengalli olması gibi otobiyografik detaylar da içeriyor.    


Arundhati Roy, Küçük Şeylerin Tanrısı'nda İngilizce'yi çok özgün ve yaratıcı bir şekilde kullanıyor ve hikâyesini doğrusal olmaya bir çizgi üzerinde ilerletiyor. Bu nedenle kitabı okumamış olanların zevkini bozmamak adına burada öyküyü özetlemek istemiyorum, ancak çok kısa bir şekilde şu çerçeveyi verebilirim: Çift yumurta ikizleri Estha ve Rahel, doğumlarından bir süre sonra eşinden ayrılıp Ayemenem'deki baba evine dönen anneleri Ammu, Cennet Turşuları ve Konserveleri'nin sahibi anneanneleri Mammachi (Shoshamma Ipe), büyük teyzeleri Bebek Kochamma (Navomi Ipe), dayıları Chacko ve yardımcıları Kochu Maria ile birlikte Ayemenem'deki büyük evde yaşamaktadırlar. Chacko'nun Oxford'da okurken tanışıp evlendiği ancak hamileyken boşandığı İngiliz eşi Margaret ve kızları Sophie Mol, Margaret'ın ikinci eşi Joe'nun ani ölümünün ardından hava değişikliği amacıyla Noel tatilinde Ayemenem'e gelirler. Ve bundan sonra gelişen olaylar ve yaşanan "Dehşet", minik Estha ile Rahel'in hayatlarını geri dönülemez bir şekilde değiştirecektir.
Roy, hikâyesini 7 yaşındaki ikizlerin ağzından değilse de onların ve özellikle Rahel'in gözünden ve adeta şiirsel bir dille, çok sevimli detaylarla süsleyerek anlatıyor. İkizlerin 7 yaşında oldukları 1969 yılı ile 31 yaşında tekrar bir araya geldikleri 1993 yılı arasında kronolojik olmayan bir şekilde gidip gelen hikâyede, katmanlar arasına Hindistan tarihi ve siyaseti, Marksizm, komünizm, kast sistemi, kültürel gerilimler, toplumsal ayrımcılık, toplumsal ve aile içi şiddet gibi temaları yerleştirirken; satırlar arasında sevgi, aşk, korku, ihanet, yalanlar ve ölüm gibi temaları da nakış gibi işliyor. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, "küçük şeylerin" nasıl bir araya gelip insanların davranışlarına etki ettiğini ve hayatlarının gidişatına müdahale edebileceğini, Estha ile Rahel'in yitip giden çocukluğu örneğinde resmediyor.
Kitabın tecrübeli çevirmeni İlknur Özdemir hassas bir çabayla romanı Türkçeleştirmiş, ancak Roy'un dili kullanımı öylesine özgün ki, hangi dile çevrilirse çevrilsin büyüsünden bir şeyler kaybetmeye mahkum... Bu nedenle fırsatınız varsa, kitabı orijinal dilinden okumaya çalışın (fırsat bulursam ben de yeniden okuyacağım), ama yoksa da mutlaka okuyun derim.    
[Arundhati Roy, Küçük Şeylerin Tanrısı, çev. İlknur Özdemir, Can Yayınları, 1998; 8. baskı 2006.]

Çalma çırpma dünyası!..

Nisan 08, 2010


Blog dünyasına emek veren birçok kişinin başına gelen şey benim de başıma gelmiş de haberim yokmuş meğer... Blogumda yazdığım bir kitap eleştirisini almışlar, noktasına-virgülüne dokunmadan aynen eklemişler: http://www.modavekadin.org/ sitesine. Üstelik de bulaşıcı hastalıklar tarihi üzerine yazılmış Mahşerin Dördüncü Atlısı kitabının eleştirisi. Moda ve kadınla bir alakası da yok kitabın yani... Bu beni daha çok sinirlendirdi sanırım. İnsanların başkalarının sitelerinden resim, şiir, öykü vs çaldıklarını biliyordum da, böyle hiç de güncel ve de popüler olmayan bir kitap eleştirisini alıp moda ve kadın üzerine bir siteye koyacakları hiç aklıma gelmemişti... Bu yüzden hoşuma gitmese de yan sütuna bir uyarı metni koymak zorunda kaldım. Koskoca insanlarız yani, uyarmadan yapılamayacak mı hiçbir şey?!  

ÖNEMLİ NOT: Bu sitede sonradan 4 yazımın daha izinsiz bir şekilde yayınlandığını gördüm. Yazıları tararken gördüğüm kadarıyla, her ne kadar anasayfada "özgün" bir blog olduğu yazılı olsa da, bir sürü kişinin sitesinden yazıların alındığını fark ettim. Siz de emek verip kendiniz yazılar yazıyor ve bunların izinsiz yayımlanmasını istemiyorsanız, siteyi kontrol etmenizde yarar var.

Torunlar...


Aslında kitabı bitirdikten sonra bu konuya dair bir yazı yazmayı düşünmüştüm, ama aradan biraz zaman geçip kitabı iyice sindirdikçe, "bu konu"yu bu kitaba bulaştırmak istemediğime karar verdim. Noktasına virgül eklemek istemediğime... Diyeceğim o ki, topraklarımızda yaşayan ve yaşamış Ermenilere dair (iyi ya da kötü) bir ilginiz varsa, Ayşe Gül Berktay ve Fethiye Çetin'in birlikte hazırladıkları, binbir emekle yaptıkları görüşmeleri bir araya getirdikleri Torunlar kitabını alıp okuyun. Sakince, yudum yudum okuyun...
(Kitapla ilgili detaylı bilgi için:
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=2112.) 

Serseri Mayınlar (Mine Vaganti)

Nisan 04, 2010


Ferzan Özpetek'in son filmi Mine Vaganti ülkemizde "Serseri Mayınlar" adıyla gösterime girdi. Baharın yüzünü nihayet gösterdiği şu günlere pek yakışacağı için ben de vakit kaybetmeden hemen gittim, izledim. Filmi tarif edecek kelimeleri düşünürken aklıma en çok takılanlar "sempatik" ve "renkli" oldu: Evet, Serseri Mayınlar fena halde sempatik ve her anlamda renkli bir film. Harika yemekler, müthiş İtalya ve Lecce görüntüleri, insanın içini ısıtan İtalyan dili ve o vurguları, renkli karakterler ve her şeye rağmen aralarındaki sevgi...


Konu itibarıyla makarna üreticisi bir ailenin eşcinsel oğlu Tommaso'nun, ailesinin sandığı gibi Roma'da işletme değil edebiyat okuduğunu, yazar olmak istediğini ve de eşcinsel olduğunu ailesine anlatmaya karar vermesini ve sonrasında gelişen olayları ele alıyor. Özellikle oyunculukların çok iyi olduğu filmde, hikâye açısından yer yer aksayan taraflar olmasına rağmen, bana kalırsa "sahneler" çok kuvvetli. Fazla örnek verip spoiler'a girmek istemiyorum ama aile yemeğinde gelen eşcinsellik itirafı ve annenin tepkisi; cenazede en önde ilerleyen babanın dönüp dönüp oğluna yan yan bakması; iki erkek kardeşin kavgası; büyükannenin makyaj sahnesi çok çok etkileyici ve incelikliydi. Oyuncuların kendilerinden çok gözlerinin oynadığını ve çok iyi iş çıkardıklarını da söyleyebilirim; gözler kalbin aynasıdır, evet.
Gördüğüm kadarıyla filmin aksayan tarafı ise kimi zaman farklı beklentilere yol açıp sonrasında bunları boşa çıkarmasıydı. Hikâyenin toparlanıp kapanışın yapıldığı düğün sahnesi bunun en önemli örneklerinden biri; bir şeyler aceleye gelmiş ve eksik kalmış gibi bir hisse kapılmamak elde değil. Ama finaldeki Sezen Aksu dokunuşu (Kutlama) çok yerindeydi ve sahnenin etkisini bin kat artırıyordu!
Uzun lafın kısası, şahane bir başyapıt beklentileriyle falan değil; "güzel bir film izlemek" üzere, hayat, sevgi, aile, mutluluk, özgürlük, fedakârlık gibi kavramlar üzerine yeniden düşünmeye hazır bir şekilde daha mütevazı beklentilerle gidip filmi görün...
P.S.: Alba rolündeki Nicole Grimaudo'ya, kıyafetlerine ve topuklu ayakkabılarına ve de genç büyükanne rolündeki Carolina Crescentini'ye ve gelinliğine bayıldımmm!

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler