Big Mike in Mama's Wonderland...

Mart 15, 2010


Bu sene Sandra Bullock'un En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar ödülü alması, doğrusu beni epey şaşırtmıştı. Kendisini yıllardır izleriz, öyle bir Oscar ışığı görmemiştim hiç (Oscar ışığı da neyse)... Büyük bir kısmını evde çalışarak geçirdiğim bu haftasonunda, cumartesi akşamı The Blind Side'ı izlemeye karar verdim. Michael Lewis'in The Blind Side: Evolution of a Game adlı romanından uyarlanan ve Amerikan futbolcusu Michael Oher'ın gerçek yaşam öyküsünü anlatan filmin yönetmeni John Lee Hancock. Filmin hikâyesi kısaca şöyle:

Michael Oher, namıdiğer Big Mike, 17-18 yaşlarında, kötü bir geçmişe, kimden olduklarını hatırlayamadığı 13 çocuk doğurmuş uyuşturucu bağımlısı bir anneye ve dağılmış bir aileye sahip, sessiz bir siyahi gençtir. Çok uzun boylu yapılı olması nedeniyle kendisine Big Mike denmekte, ama aslında o bundan hiç hoşlanmamaktadır. Geçici olarak yanında kaldığı arkadaşının Koç Burt Cutton'la konuşup sportif yeteneklerinden bahsetmesi sayesinde Wingate Hıristiyan Okulu'na kabul edilir. Okuma yazma bilen ama okulda nasıl "öğrenmesi" gerektiğini öğrenmemiş olan Michael okula uyum sağlamakta biraz zorlanacaktır.
Bir gün Tuohy ailesi evlerine dönerken yolda Mike'a rastlar ve o soğuk havada tişört ve şortla gezdiğini görünce Mama Leigh Anne Tuohy olaya el koyar. Başta sadece o geceliğine evlerine kabul ettikleri Michael, zamanla ailelerinin bir parçası olur. Hakkında hiçbir şey bilmediği Amerikan futbolunu, Koç Cutton'dan değil, Tuohylerin fırlama veledi SJ'den öğrenir; nasıl savunma yapması gerektiğini ise "bu takım senin ailen Michael, aileni korumalısın," diyen Mama Tuohy'den... 
Zamanla okulda ilerleme kaydeder, Amerikan futbolunda ise yıldız olur; bölgedeki birçok üniversite takımı kendisini transfer etmek için girişimde bulunurlar. Üniversitede spor bursu alabilmesi için en az 2.50 ortalama şartı ortaya çıktığında ise devreye Bayan Sue girer ve özel ders vererek Michael'a yardımcı olur. Sonunda Michael cici annesi ve babasının da mezunu olduğu University of Mississippi'yi tercih eder ve okumak üzere oraya gider. 
Filmin sonunda da gerçek hayatta Michael Oher'ın Baltimore Ravens'a transfer oluşunu izleriz.

Gelelim incelemeye :)

Film her şeyiyle tam bir Amerikan filmi. Böyle filmlere gerçekten bayılıyorlar ve bıkmak nedir bilmiyorlar! Hayatları boyunca ülkelerinin dışına çıkmamış, çıkmaktan da ödleri kopan, dünyayı savaş alanına çeviren ülkede yaşamıyorlarmışçasına iyi Hıristiyan pozlarında mütevazı (sefil demenin kibarcası) hayatlar yaşayan beyaz, banliyö Amerikalılarının filmi... Hiçbir şeyden haberi olmayan bir insan gözüyle filme baktığınızda anlayacaklarınız şunlar: Zenciler (!) kötü insanlardır, okula gitmezler, eğitimsizdirler, silahları vardır, uyuşturucu kullanırlar, bir sürü çocuk yaparlar ve bu çocuklar yetimhanelerde sürünür. Beyaz Hıristiyanlar ise çok iyi insanlardır, meleklerdir adeta. Güzel evleri, güzel arabaları vardır, güzel yemekler yer, çocuklarına çok iyi bakarlar, hiç kavga etmezler. Beyaz ailelerin çocukları, hiç tanımadıkları biri aniden evlerinde yaşamaya başlayınca hiç seslerini çıkarmazlar, annelerine "nereden çıktı bu?" diye bile sormazlar, hemen yeni kardeşlerini bağırlarına basarlar. Beyaz hayırsever Hıristiyan kadınlar bir anda evini zenci bir çocuğa açan arkadaşlarına azıcık tepki gösterseler de onun "utanın kendinizden," demesiyle ne büyük hata yaptıklarını hemen anlarlar ve susar, asla arkadaşlarının dedikodusunu yapmazlar.

Baştan sona bayat bir Amerikan rüyası sunumu olan film, gerçek hayat öyküsü olması nedeniyle bazı eleştiri noktalarının önünü kesse de, Leigh Anne Tuohy rolündeki Sandra Bullock'un hangi oyunculuğuyla Oscar aldığı sorusunu akılda bırakmaktadır. Ne yani, iyi ve merhametli bir insan/anne rolü yapmak bu kadar zordu da o yüzden mi Oscar'a değer görüldü? Yoksa çakma Memphis aksanıyla ikide birde "y'all" ya da "alright then" demek miydi Oscarlık performans?
Filmde oyunculuk namına iş yapan iki kişi vardı bana kalırsa. Birincisi Michael Oher rolündeki Quinton Aaron ve diğeri ise Sean Jr Tuohy rolündeki Jae Head'dir. Quinton Aaron az sayıda repliği olmasına rağmen bakışları ve mimikleriyle çok iyi iş çıkarmış, SJ ise sevimli fırlamalığıyla. 
Son sözüm şu ki, yazık oldu Claireece "Precious" Jones rolünde harika bir performans sergileyen Gabourey Sidibe'ye... Oscarlar da Eurovision'a dönecek yakında, herkes değer vermeyi bırakınca Türklere Oscar yolu açılacak :)            


    


Digg Stumble Delicious Twitter Facebook Reddit RSS

0 yorum:

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler