Maurice Sendak, Dave Eggers ve The Wild Things...

Mart 31, 2010


Maurice Sendak'ın yazıp resimlediği ve bir kült haline gelmiş olan çocuk kitabı Where The Wild Things Are, telif haklarıyla ilgili bir sorundan dolayı şimdiye kadar Türkçe'de yayımlanamadı, ancak geçtiğimiz yılın sonlarından beri özellikle Amerika'da yıllar sonra beyaz perdeye aktarılmasıyla gündeme oturmuştu.
Kitap temelde, Max adındaki "vahşi" bir çocuğun, annesi tarafından cezalandırılıp gönderildiği odasında kendisini içinde bulduğu macerayı konu alıyor. Alışkın olunan türde bir çocuk kitabı olmayışı, onu benzerlerinin arasından sıyırıp, bugün çocukluk yıllarını çok gerilerde bırakmış olanların bile kitabı hâlâ büyük bir sevgiyle anmalarını sağlıyor.      


Kitabın filme uyarlanması gündeme gelince Maurice Sendak'ın da girişimiyle devreye ünlü yazar Dave Eggers girmiş (kendisinin adını ülkemizde Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser adlı kitabıyla duymuştuk) ve kitabı, elinden geldiğince dokusunu bozmadan ve The Wild Things adıyla romanlaştırmış. Ardından da filmin yönetmeni Spike Jonze ile birlikte senaryosunu yazmışlar. Yani film Eggers'ın versiyonu üzerine kurulu. 
Filmin Türkiye'de gösterime girmesi çok sorunlu oldu; önce Aralık 2009 dendi olmadı, sonra Şubat 2010 dendi yine olmadı... Bu ayın sonunda DVD'sini piyasaya süreceklermiş, herhalde gösterime girmeyecek. Zaten girmiş olsaydı "Arkadaşım Canavar" gibi saçma ötesi bir isimle girecekti; daha kötü bir ismi isteseler bulamazlar herhalde! [Ben olsam "Vahşi Şeyler Ülkesi/Diyarı" gibi bir şekilde Türkçeleştirirdim.] 


Filmde, minik kahramanımız Max'in ailesiyle tanışıyor ve yaşamı hakkında daha iyi bir fikir sahibi oluyoruz. Annesiyle yaşadığı büyük bir kavganın ardından da Max'le birlikte Vahşi Şeyler Ülkesi'ne doğru yelken açıyoruz. Orada, arkadaşları Carol, Judith, KW, Ira, Douglas ve Boğa ile yaşadıkları maceralara tanık oluyoruz. Filmi bir şekilde izlemiş olanlardan beğenmediklerini, sıkıldıklarını vs duydum. Animasyon tekniğini iyi bilenlerin aktardıkları sorunları bilemem ama bana kalırsa gayet eğlenceli bir filmdi. İnsanı çocukluğuna taşıyan, minik dünyaların içinde neler olup bittiğini hatırlatan bir filmdi. Üstelik canavarlar çok sevimli olmuş ve Sendak'ın orijinal çizimlerine hayat vermek adına çok iyi bir iş çıkarılmış. Kimisi Teletubbylere benzetmiş ama, adam öyle çizmiş ne yapalım... Tabii çocukluğunda orijinal kitabı okumuş ve çok sevmiş olanlar için yıllar sonra, belki de en sevdiği kitabının, yeni bir bakış açısıyla beyaz perdeye aktarıldığını görmek bambaşka bir deneyim olmuştur eminim. 



Henüz Dave Eggers'ın roman versiyonu The Wild Things yani "Vahşi Şeyler" ülkemizde yayımlanmadığı ve film gösterime girmediği için daha fazla yorum yapıp bozmak istemiyorum. Ama merak etmeyin; kitap, Dave Eggers'ın Türk yayıncısı Siren Yayınları tarafından, muhtemelen yaz başında yayımlanacak. Çevirmeni hâlâ üzerinde çalışıyor :) Şunu söyleyebilirim ki, filmi izleyip beğendiyseniz kitaptaki Max'i çok daha fazla seveceksiniz çünkü onun dünyasını görecek ve onu daha iyi anlayacaksınız! Bekleyin...    

Türkiye'de şaşırtıcı bir Alman...

Mart 28, 2010

Şu anda ülkemizde Bağdat Caddesi ve Nişantaşı'nda olmak üzere iki tane İstanbul'da, bir tane de Bursa'da şubesi olan İtalyan restoranı Vapiano, aslen Almanyalı. Sitelerindeki bilgiye bakılırsa beş yıl önce Almanya'da kurulan Vapiano'nun dünya çapında 30 şubesi bulunuyormuş. Hatta: "Almanya başta olmak üzere; Avusturya, Belçika, Hollanda, Amerika, İsveç, İsviçre, Türkiye ve Macaristan’da şubeler açarak hızla büyüyen Vapiano, dünyanın en hızlı büyüyen İtalyan mutfağı olarak dikkat çekiyor"muş. Ben sadece Suadiye şubesine gittim, ama her gittiğimde de çok memnun kaldım. 


Adını İtalyanca "Chi va piano, va sano e va lontano" yani Türkçe anlamıyla "Hayatı hafife al, uzun yaşa" deyiminden alan Vapiano, gerçekten de size kolaylıklar sağlayarak rahat bir ortam sunmayı amaçlıyor. Antipasti adı verilen ve içinde pasta türevleri bulunmayan başlangıçlar, pizza, makarna, salata, tatlı çeşitleriyle zengin bir café&bar servisi veriyorlar.   
Girişte herkese birer manyetik kart dağıtılıyor ve siparişler ayrı ayrı herkesin kartına işleniyor. Böylece ayrı ayrı hesap öderken sorun yaşanması önlenmiş oluyor. Mekânın sistemi self-servis, ama bunun bir eziyet olacağını sanmayın sakın. Her şeyin gözünüzün önünde pişmesi bir yandan iştahınızı kabartırken diğer yandan eğlenceli olacaktır. Fiyatları ortalama olmakla birlikte seçtiğiniz yiyeceğin doyurucu olacağından da emin olabilirsiniz.
Özellikle Bağdat Caddesi şubesi, geniş bahçesiyle yaz aylarında çok keyifli oluyor. Etrafınızda göreceğiniz ağaçlar, saksılarda fesleğenler ve kekikler (saksıdan koparıp yemeğinize taze taze katıyorlar üstelik), ahşap yüksek tabureler ve kalabalık gruplarla rahatça oturabileceğiniz büyük masalar ortamın samimiyetini ve Akdeniz sıcaklığını artıran detaylar. Bir Alman'dan beklenmeyecek bir sıcaklık olduğunu söyleyebilirim :) Baharın yaklaştığı günlerde, siz de bir Vapiano şubesine gidip kendinize güzel bir ziyafet çekebilirsiniz!

Hepsi benim olsun!..

Mart 27, 2010




powdery
Kendime şöyle güzel, vintage bir arkaplan resmi ararken karşıma Polyvore çıktı. En üstte görünen "stilini ifade et" ibaresinin peşinden gidince de kendimi cennette buldum adeta! Kıştan bıktığım şu günlerde, en sevdiğim kombinasyon olan kot şort ve uzun askılı bir top'un (bu kelimeye düzgün bir Türkçe karşılık icat edilsin lütfen; üst desen olmuyor, bluz desen tutmuyor...) mükemmel birleşimini pudra tonlarıyla süsleyerek sergilemek istedim. Resmin üzerine tıkladığınızda setin içerisindeki ürün detaylarını görebileceğiniz sayfaya yönleneceksiniz.
Siz de çeşitli ürünlerle kombinasyonlar yaratmayı seviyorsanız, içinde kıyafetler, aksesuarlar, ayakkabılar, kozmetik ürünleri ve birbirinden güzel arka planlar olan www.polyvore.com'da buna benzer bir set oluşturabilirsiniz. Tek yapmanız gereken üye olmak ve zevkinize göre ürünleri belirleyip setinizin içine dahil etmek! Ama setinizin güzel bir arka planı olmasını istiyorsanız önce arka planı yerleştirin, ürünleri üzerine dizmeye başlayın; ben bunu en son adımda yapabileceğimi düşünmüştüm ve olmadığını öğrenince seti bozup yeni baştan oluşturmaya üşendim :) İyi eğlenceler! 

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın: Jose!


Tanıştırayım... OSKAR SCHELL: Mucit, takı tasarımcısı, takı üreticisi, amatör entomolog, frankofil, vejetaryen, origamist, pasifist, perküsyonist, amatör astronom, bilgisayar danışmanı, amatör arkeolog ve koleksiyoncu... Kendisi, şu sıralar Amerika başta olmak üzere edebiyat dünyasının birçok yerinde adından sıkça bahsettiren genç yazar Jonathan Safran Foer'in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın adlı romanının başkahramanıdır. 
Sekiz yaşında ve aklı boyundan büyük olan Oskar'ın yaşamı, çok sevdiği babasını 11 Eylül saldırılarında kaybetmesiyle geriye dönülemez bir şekilde değişir. Bu acıyla baş etmekte oldukça zorlanmaktadır ve bir yandan ifade edemediği hisleri, diğer yandan da kimseye söyleyemediği sırlarıyla her geçen gün "botları daha da ağırlaşır." Babasının ölümünün üzerinden bir seneden fazla bir süre geçtikten sonra onun odasına ilk defa giren Oskar'ın gözüne, olmaması gereken bir yerde duran mavi bir vazo ve sandalyenin üzerindeki smokin takılır. Bu işte bir tuhaflık olduğunu düşünüp vazoya uzanmaya çalışırken yere düşünce vazo kırılır ve içinden küçük bir zarf içerisinde küçük bir anahtar çıkar. Peki bu anahtar New York'taki yaklaşık 162 milyon kilitten hangisini açmaktadır? 
Hayatını çoğunlukla annesiyle birlikte yaşadıkları evleri ve karşı apartmanda yaşayan babaannesinin evinde geçiren Oskar, kimseye bu konudan bahsetmeden anahtarın peşinde yollara dökülür. Kendi yöntemleriyle edindiği ipuçlarının izini sürerek, önceleri babasıyla birlikte oynadıkları "keşif seferlerinin" en büyüğüne girişir. Yolun sonunda herkesi sürprizler beklemektedir...


Hani yağmur altında, karo döşenmiş kaldırımda aceleyle yürürken bir anda bastığınız karo sallanır ve ayağınız ıslanır ya, işte Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın baştan sona bu hisle dolu bir kitap. Kendinizi Oskar'ın macerasına kaptırıp sayfaların arasında hevesle onu kovalarken, bir anda ayağınızı bastığınız yer sarsılıyor ve karşınıza çıkan hüzünle ıslanıyorsunuz. Jonathan Safran Foer; kaybetmek, özlemek, kaybetmekle başa çıkmak, kabullenmeyi öğrenmek, sevmek, sevdiklerini üzmemeye çalışırken üzülmek, derdini anlatamamak, yalnızlık, iletişimsizlik, anılar ve anılara tutunmak gibi temaların üzerine sermiş postmodern karolarını. Sevdiklerini kaybetmek ve "geride kalmışlık hissi"yle başa çıkmanın yollarını aramasının yanında, yine insanın elinden çıkan insanlık felaketlerinin bıraktığı izleri de ele alıyor. Üstelik Oskar'ın hikâyesine paralel götürdüğü ve sonradan iç içe geçirdiği yaşamların hikâyesini çeşitli görsellerle, dil oyunlarıyla, sembollerle ve sorularla süslüyor ve okura çeşitli sürprizler sunmayı ihmal etmiyor. (Küçük bir not: Keşke defter aracılığıyla konuşmalarda el yazısı kullansalardı...)
Sadece güzel bir hikâyesi olan ve bunu güzel bir şekilde anlatan bir yazar değil, aynı zamanda size yaratıcı fikirler sunacak ve zihin açıcı bir deneyim yaşatacak bir yazar arıyorsanız, aradığınız kişi Jonathan Safran Foer!



Son olarak da şunu söylemek istiyorum: Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, kitaba ve yazarın şöhretine güvenip çeviri kalitesini göz ardı eden "çoksatancı" yayınevlerinden birinin değil de Siren Yayınları'nın ve çevirmeni Algan Sezgintüredi'nin eline düştüğü için çok şanslı; biz okurlar da öyle!   

Twittermania!

Mart 25, 2010


2010 yılının ilk günlerinde, geçtiğimiz yıla dair verilen haberlerde, 2009 yılında en çok kullanılan kelimenin Twitter olduğunu okumuştum. Gavur ellerde üretilen her şey gibi, Twitter da bizim memlekete epey geç geldi... Hâlâ da tam geldi denemez, henüz çok fazla yaygınlaşmış değil. Ben Twitter'dan Facebook gibi bir patlama da beklemiyorum açıkçası. Facebook görsel malzemeli ve de 7/24 dedikodu ortamı sağladığı için bizim millete çok uygundu! 
Twitter ise, bireysel kullanım için oldukça zor bir mekanizma. Ünlüleri hayranlarına yakınlaştırmak açısından ise müthiş bir şey! Mesafeleri yok etmek twitter'la mümkün... Bunun dışında, daha fazla insana ulaşmaya ihtiyacı olan şirketler, markalar, kuruluşlar açısından zahmetsiz ve ücretsiz bir pazarlama fırsatı. Yazar olma isteği olanlar için, cümlelerinin etkisini görebilecekleri yararlı bir ortam. Kısacası bir şeyleri duyurmak için yaratılmış bir mecra. Ama bu gibi dertleri olmayan insanlar ne yazıyor twitterda? Ya da şöyle sormalıyım: insanlar neden takip etsinler bu insanların yazdıkları 140 karakteri? 
Bugüne kadar böyle düşünüyordum ve twitter anlamsız geliyordu. Şimdi bir şans tanımaya ve blogumu bu mecraya da taşımaya karar verdim. Yeni yazılarımı duyurmanın dışında, ara sıra aklıma gelen ama o anda yeni yazamayacak durumda olduğum şeyleri de yazabilirim :) 
Sağ sütundaki "Beni takip et" kuşunun üzerine tıkladığınızda sizi bana getirecek!     

Haftasonu dizi güncesi...

Mart 21, 2010

Haftasonu, bir süredir ara veren dizilerin de yeniden ekranlara dönmesiyle arayı kapatmak için çok sıkı çalıştım :) Hepsini birden arka arkaya izleyince beklenmedik tuhaf etkiler de yapıyormuş onu anladım... Siz siz olun, aralıklarla da olsa, üç güne de yayılsa, Skins'in 4. sezon final bölümünün üstüne Gossip Girl'ün yeni bölümünü, onun üzerine Grey's Anatomy'nin yeni bölümünü, onun üzerine House'un sondan bir önceki bölümünü, onun üzerine How I Met Your Mother'ın  5-16'sını, en son olarak da Flashforward'ın 1-11&12'sini izlemeyin sakın.

Skins dizisi, 4. sezonun son bölümüyle seneye dek ekranlara veda etti. Tabii 3 ve 4. sezon ekibine de... Amerikan dizileri gibi bir sezon 20 küsur bölüm olmadığı için, çok çabuk tükeniyor ve illa ki her sezon insanın boğazına bir düğüm atıp öyle gidiyor.
Türk yapımlarından ve Hollywood yapımlarından alışkın olduğumuzun aksine, bir sonraki sahnede ne olacağını tahmin edememek benim için dizinin en çekici taraflarından biri. Üstelik Skins, en tahmin etmediğiniz anda birilerinin başına bela açarak ya da kökten ortadan kaldırarak her defasında şaşırtıyor sizi ve adeta "mutlu son" beklentisi içine girdiğinizi hissetmişçesine, tokadı çarpıyor suratınıza! 
4. sezonda Effy ve Freddie ilişkisinin en büyük destekçilerinden biri bendim, her ne kadar Cook'a üzülsem de... Ama yazık ettiler Freds'e ya! 1. ve 2. sezonun en şahane karakterlerinden biri olan Chris'in, hayatının en mutlu zamanlarını yaşarken çat diye ölmesi de şok etmiş ve üzmüştü ama onun ölümü daha karakterliydi... 
4 sezon ve iki nesil sonrasında söyleyebilirim ki, ilk nesil açık ara farkla çok daha iyiydi! Bir kere aralarındaki ilişki süperdi, gerçekten dostlukları hissediliyordu, üstelik karakterler daha özgündü. Yeni nesilde Emily ve Naomi'nin anlamsız dramları iyice kabak tadı vermeye başlamıştı, bu bakımdan bittiğine çok memnunum! Final bölümünde Cook ve John Foster karşılaşması çok başarılıydı ama okula başladığında manikürcülük dersleri alan Panda'nın Harvard'da tarih okumaya gidecek olması "yuuuh" dedirtti affedersiniz :) Sen her gece arkadaşlarınla dışarıda takıl, içki, ot, hap falan ne bulursan al, sonra da "Ben sizden gizli bazı sınavlara girdim ve kazandım, Harvard'a gidiyorum," de; yok yeaaa! Bir de Panda mı yani bunu yapacak karakter; kokoş Katie bile daha inandırıcı olurdu!  

    
Bir diğer gençlik dizisi olan Gossip Girl, hikâyesinde hiçbir özel taraf bulunmayan, insana bir şey katmayan bir Manhattan dizisi. Boş vakitleri değerlendirip kafa dağıtmak için iyi gidiyor. Renkli görüntüler, güzel kıyafetler falan, bir de Blair ve Chuck'ın çevirdikleri entrikalar :) Ama anladım ki Skins'in üzerine izleyince şok etkisi yapıyormuş, insanın gerçeklik hissiyle oynayıp dengesizlik yaratıyormuş... Güya bunlar da gençlerin yaşadıkları sorunlara değiniyorlar da, Skins'in işlediği gerçekçi sorunların ardından, Dan'in Brooklyn sapığı tadında Serena'dan beri sürekli ona buna sarkması ve sonunda çocukluk arkadaşı Vanessa'ya demirlemesi çok saçma kalıyor. Bu diziyi epey yorgun olduğum bir günün sonunda izleyip sonra da uyumalıymışım, zamanlama yanlış...Hem çok uzattılar zaten yeter artık bitebilir bu sezon.

Geri dönmesine en çok sevindiğim dizilerden biri de tabii ki House oldu. Herkesle uğraşmasını, Wilson'ı sinir etmesini,  ikiyüzlülüklerini insanların suratına çarpmasını, ettiği laflara kahkahalarla gülmeyi çok özlemişim! Bu dizinin en kötü tarafı o salak herifi Cuddy'nin sevgilisi haline getirmeleri oldu. Diziye kesinlikle ivme kaybettirdi o bölümler. Eski Cuddy-House çekişmelerinden eser kalmadı... Ama 6. sezonuna gelmesine rağmen sıkmayan ender dizilerden biridir House, MD.

 İyi dönüş yapan bir diğer dizi de Flashforward oldu. Dünya üzerindeki herkesin aynı anda, 2dk 17 sn.liğine kendinden geçmesi ve bundan altı ay sonrasında 29 Nisan 2010'daki hayatlarından 2dk. 17 sn.lik bir sahne izlemeleri, sonrasında gelişen olaylar ve bu olayın sebeplerini araştıran FBI... Flashforward, ilk sezonun 10 bölümünün yayınlanmasının ardından iki aydan fazla bir süre ara vermişti, bu arada insanlar dizinin yeterince iyi olmadığını, kısır döngüye gireceğini ve Lost misali bir sürükleyicilik yaratamayacağını düşünmüştü. İki bölüm arka arkaya yayınlanan 11. ve 12. bölümler, bu fikri değiştirmeye, en azından bir şans daha vermeye değer olduğunu düşündürttü. Lost'un ezik oğlanı Charlie'yi (Dominic Monaghan) iş bitirici Simon rolünde, Coupling'in efsanevi Steve'i (Jack Davenport) ise tehlikeli deneyler yapan fizikçi rolünde izlemek de enteresan oluyor :)  

Özgüven patlaması&iletişim sorunsalı: bir Türkiye gerçeği...

Mart 19, 2010


Uzun bir süredir merak ettiğim, üzerine düşünüp taşındığım ve burada paylaşmak istediğim bir konu var. Daha doğrusu bir soru: İnsanlarda bu özgüven patlaması ne zaman yaşandı da böylesine geniş çaplı bir "kendini bilmezlik" hali zuhur etti? Gözle görülür bir "toplumsal sıyırma" durumuyla karşı karşıyayız ve bunun tam olarak ne zaman gerçekleştiğini bilmiyoruz. Ancak bir "Zeitgeist ve teknoloji ortak yapımı" olarak, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşıp genelin kullanımına açılmasının, bu durumu tetiklediğini söylersek yanlış olmaz.

Bu, esasında iki aşamalı gerçekleşen ve çift taraflı işleyen bir süreç.Yüzyıllar içerisinde elektrikti, telgraftı, telefondu, radyoydu, televizyondu, bilgisayardı, cep telefonuydu, internetti derken, teknoloji inanılmaz bir hızla gelişti. Şimdi cep telefonlarımıza ve bilgisayarlarımıza yapışık, dört yanımız sosyalleşme ağlarıyla örülmüş halde, boş zamanlarımızda ise ekran başında oturarak yaşar olduk. Bu teknolojik gelişmeler de bir yandan insanoğlunun hayatını kolaylaştırıp birtakım ihtiyaçlarına cevap verirken, diğer yandan kaçınılmaz olarak çeşitli dönüşümlere sebep oldu. Bunları kendimce üç ayrı gruba ayırdım:

#1 Saydığım icatların hepsi bir ihtiyaca cevap vermiştir ama aralarında sadece televizyon günah keçisi seçildi, adına "aptal kutusu" dendi. Esasında televizyon, insan dünyası için çok köklü değişimleri beraberinde getirdi. Televizyonun evlere girmesiyle evler renklendi, adeta yepyeni bir dünyanın kapıları aralandı; insanlar içinde bulundukları yerelliği aşıp önce ulusal sonra da evrensel boyuta geçtiler.
Uzun yıllar boyunca biz televizyonlarımızın karşısında otururken, memlekette ve dünyada olan bitenler, yerli ve yabancı filmler, diziler, spor karşılaşmaları, yarışma ve eğlence programları vb her şey evlerimize konuk oluyordu. Sonra televizyon dünyasında bir dönüşüm yaşandı ve daha dün ekran karşısında çekirdek çitleyenler BBG evleriyle, gelin&damat ve gelin&kaynana evleriyle, envai çeşit yarışma programıyla bir anda şöhret oluverdiler. Hiçbir alakaları yokken şarkıcı, oyuncu, sunucu vs yapıldılar; böylece televizyonda görünmek eşittir ünlü olmak, daha da kötüsü "sanatçı" sayılmak anlamına geldi. Artık artiz olma hayalleri kuran kızların evden kaçmalarına, emekli amcaların ve teyzelerin evde sıkıntıdan patlamalarına, "kaset çıkarma" hayalleri kuran yanık sesli gençlerin Unkapanı kapılarında sürünmelerine gerek kalmadı. Ekran başındaki izleyiciler, haklarında hiçbir şey bilmedikleri bu insanları sanki kırk yıllık ahbaplarıymış gibi canıgönülden desteklemeye ya da kırk yıllık düşmanlarıymış gibi hararetle eleştirmeye başladılar. Müzik ve dans yarışmalarındakiler hariç, hiçbir yetenek bile sergilemeden gündeme oturan bu beş dakikalık şöhretler üzerinden tonlarca para kazanıldı, ancak birkaç istisna dışında hepsi kısa sürede tüketilerek unutuldular, psikolojik ya da maddi sorunlarla baş başa kaldılar.
Böylece bugüne kadar yalnızca televizyonun evlerdeki izleyiciye gelmesine dayalı olan düzen yıkıldı, izleyiciler de televizyona gitmeye başladılar.

#2 Türkiye'de kitap okuma oranları yerlerde sürünse de, insanlar gazete okurlar. Hangi gazetenin hangi sayfalarını okurlar orası tartışmaya açıktır ama bir şekilde okurlar... Okurken de boş durmaz tepki verirler; ister evde tek başına okuyor olsunlar ister toplu taşıma aracında. Kimi zaman yapılan haberle, kimi zaman köşe yazarıyla kâh kavga ederler kâh fikir birliği ederler. Yalnız değillerse, yanlarında oturup göz ucuyla gazeteyi kesen kişi de lafa karışır; ya anlaşırlar ya tartışırlar.
Günümüzde internet teknolojisinin de gelişmesiyle artık insanların büyük çoğunluğu gazeteyi internetten okuyor. Bu yalnızca insanların ücretsiz bir şekilde istedikleri gazeteyi okumaları anlamına gelmiyor, aynı zamanda haberlerin altına yorum yazabilme ve yıllardır kendi kendilerine ya da yakın çevrelerine dillendirdikleri fikirlerini herkese ulaştırabilme fırsatı da veriyor. Böylelikle eskisi gibi artık yalnızca kahvelerde siyaset yapılıp memleket kurtarılmıyor; internette haber yorumculuğu giderek yükselen bir trend haline geliyor. Bu demektir ki şimdiye dek hep gazeteler ve haber bültenleri okura ve izleyiciye ulaşırken, artık okur da onlara ulaşıyor, ya destekliyor ya eleştiriyor; interaktif gazetecilik dönemine geçilmiş bulunuyor.

#3 Son olarak da, artık internet kullanımının iyice yaygınlaşmasıyla birlikte, dünya üzerinde var olan bilginin (neredeyse) tamamının sanal ortama aktarılması dönemi başlıyor. Kişi ve kuruluşlara ait bilgilere erişmek artık çok kolay, neredeyse köşedeki büfenin bile internet sitesi var! E-mail ve instant messaging (anında ileti) yolları sayesinde, iletişime geçmek istediğiniz kişiler artık "bir tık" uzağınızda... Kapı kapı gezen pazarlamacılar bile işsiz kaldı spam mailler sayesinde!
     
Teknolojik alandaki tüm bu ilerlemeler, insanların iletişim kurma ve kendilerini konumlandırma  şekilleri üzerinde inanılmaz dönüşümler yarattı. Önceden televizyondan, haberlerden (kimilerince imrenilerek) takip edilen ünlü isimlerin arasına katılmanın artık çok kolay olması, insanlarda, özellikle de kısıtlı imkânlara sahip olanlarda, mücadele vermekten vazgeçip bir an evvel "yırtma" çabası yarattı. Herkes bir şekilde televizyona kapağı atıp orada türlü arsızlıkla dikkat çekerek meşhur olmanın peşine düştü...
İnternette gazete okuyorsanız, okuduğunuz haberden sonra mutlaka altta yazılan yorumlara da bir göz atın. Kim olduklarının belli olmamasına güverenek, insanların oralarda ettikleri laflar sizi birçok gerçekle (aralarında yaşadığınız insanlara dair) yüz yüze getirecektir. İnsanlar internetin sağladığı bu anonimliğe, perde arkasından konuşma etkisine kapılıp ağızlarına geleni söylüyor. Sadece yorumlarda da değil üstelik; belirli bir konu üzerinde bir kişiye ya da kuruma gönderdikleri e-maillerde de aynı tavrı sergiliyorlar. Adreslerinde isimleri verilse de verilmese de, e-mail yoluyla iletişim kurmak, karşılıklı bir konuşma olmadığı için kimse "ben bunu söylersem ne olur, karşımdaki bana ne der?" diye düşünmeden, aklına geleni bir durup tartmadan söyleyiveriyor. İnsanlar kendilerinden o kadar eminler ki, kendilerinde istedikleri her şeyi yapma hakkını buluyorlar maşallah!

Ne var ki, tüm bu kendini gösterme, sesini duyurma çabaları, insanların doğru düzgün iletişim kurmayı, kendilerini ifade etmeyi becerememelerinden dolayı eksik kalıyor. Yazılan yorumlara, gelen e-maillere bakıyorum; düzgün Türkçe, doğru imla falan beklemeyi çoktan bıraktım da bari cümlenin başıyla sonu bir olsun yahu! Veya tanınmayan birine mail gönderiliyorsa ya da telefon ediliyorsa, adam gibi bir hitap kısmı olsun, kişi kim olduğunu belirtsin, net ve tutarlı bir şekilde ne için iletişime geçtiğini, ne istediğini düzgün bir sırayla açıklasın. Ama yok, herkes koşturmaya ve her şeyi kısaltmaya o kadar alıştı ki, konuşmaların yarısı kişinin kendi beyninde yapılıyor, dışa aktarılan kısmı ise dert anlatmakta yetersiz kalıyor; kerpetenle kelime sökmek zorunda kalıyorsunuz... Kimi zaman da bunun tam tersi oluyor, zihindeki bilgiyi derleyip toparlayarak özetleme becerisinin olmayışı yüzünden laf uzatılıyor da uzatılıyor, en sonunda da akıllar karmakarışık oluyor. İnsanlar birbirleriyle düzgün bir şekilde iletişim kurmayı o kadar beceremez hale geldiler ki, en ufak bir anlaşmazlık hemen kavgaya dönüşüyor birbirlerini yanlış anladıkları için...
Sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde aileler çocuklarıyla, çocuklar ebeveynleriyle, eşler birbirleriyle, işverenler çalışanlarıyla, insanlar arkadaşlarıyla kırık dökük cümlelerle ancak yarım yamalak iletişim kuruyor. Hal böyle olunca da giderek herkes birbirinden uzaklaşıyor, insanlar önce kalabalıklar içinde yalnızlaşıyor, sonra da yapayalnız kalıyor...  
   
    

Yeni macera ile yeni yazılar arasında...

Mart 15, 2010


Aslında kafamda birçok yazı var, birçok konu var ama yeni bir çeviri macerasına atıldığım için, blog bu ara biraz yavaşlayacak... Ama geçen seferki gibi uzun aralıklar olmayacak! Hem bu seferki macera öncekinden de keyifli :) Sıradaki yazılardan minik bir liste:

  • Precious: Based on the Novel "Push" by Sapphire (kitap & film bir arada)
  • The Haunting of Hill House by Shirley Jackson 
  • Where the Wild Things Are
  •  Torunlar / Ayşe Gül Altınay & Fethiye Çetin
  • özgüven patlaması ve iletişim eksikliği, bir Türkiye gerçeği... 
Kafamda toparlayıp hangisini önce yazacağıma karar verebilirsem, gerisi de bir bir gelecek inşallah :) 

Big Mike in Mama's Wonderland...


Bu sene Sandra Bullock'un En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar ödülü alması, doğrusu beni epey şaşırtmıştı. Kendisini yıllardır izleriz, öyle bir Oscar ışığı görmemiştim hiç (Oscar ışığı da neyse)... Büyük bir kısmını evde çalışarak geçirdiğim bu haftasonunda, cumartesi akşamı The Blind Side'ı izlemeye karar verdim. Michael Lewis'in The Blind Side: Evolution of a Game adlı romanından uyarlanan ve Amerikan futbolcusu Michael Oher'ın gerçek yaşam öyküsünü anlatan filmin yönetmeni John Lee Hancock. Filmin hikâyesi kısaca şöyle:

Michael Oher, namıdiğer Big Mike, 17-18 yaşlarında, kötü bir geçmişe, kimden olduklarını hatırlayamadığı 13 çocuk doğurmuş uyuşturucu bağımlısı bir anneye ve dağılmış bir aileye sahip, sessiz bir siyahi gençtir. Çok uzun boylu yapılı olması nedeniyle kendisine Big Mike denmekte, ama aslında o bundan hiç hoşlanmamaktadır. Geçici olarak yanında kaldığı arkadaşının Koç Burt Cutton'la konuşup sportif yeteneklerinden bahsetmesi sayesinde Wingate Hıristiyan Okulu'na kabul edilir. Okuma yazma bilen ama okulda nasıl "öğrenmesi" gerektiğini öğrenmemiş olan Michael okula uyum sağlamakta biraz zorlanacaktır.
Bir gün Tuohy ailesi evlerine dönerken yolda Mike'a rastlar ve o soğuk havada tişört ve şortla gezdiğini görünce Mama Leigh Anne Tuohy olaya el koyar. Başta sadece o geceliğine evlerine kabul ettikleri Michael, zamanla ailelerinin bir parçası olur. Hakkında hiçbir şey bilmediği Amerikan futbolunu, Koç Cutton'dan değil, Tuohylerin fırlama veledi SJ'den öğrenir; nasıl savunma yapması gerektiğini ise "bu takım senin ailen Michael, aileni korumalısın," diyen Mama Tuohy'den... 
Zamanla okulda ilerleme kaydeder, Amerikan futbolunda ise yıldız olur; bölgedeki birçok üniversite takımı kendisini transfer etmek için girişimde bulunurlar. Üniversitede spor bursu alabilmesi için en az 2.50 ortalama şartı ortaya çıktığında ise devreye Bayan Sue girer ve özel ders vererek Michael'a yardımcı olur. Sonunda Michael cici annesi ve babasının da mezunu olduğu University of Mississippi'yi tercih eder ve okumak üzere oraya gider. 
Filmin sonunda da gerçek hayatta Michael Oher'ın Baltimore Ravens'a transfer oluşunu izleriz.

Gelelim incelemeye :)

Film her şeyiyle tam bir Amerikan filmi. Böyle filmlere gerçekten bayılıyorlar ve bıkmak nedir bilmiyorlar! Hayatları boyunca ülkelerinin dışına çıkmamış, çıkmaktan da ödleri kopan, dünyayı savaş alanına çeviren ülkede yaşamıyorlarmışçasına iyi Hıristiyan pozlarında mütevazı (sefil demenin kibarcası) hayatlar yaşayan beyaz, banliyö Amerikalılarının filmi... Hiçbir şeyden haberi olmayan bir insan gözüyle filme baktığınızda anlayacaklarınız şunlar: Zenciler (!) kötü insanlardır, okula gitmezler, eğitimsizdirler, silahları vardır, uyuşturucu kullanırlar, bir sürü çocuk yaparlar ve bu çocuklar yetimhanelerde sürünür. Beyaz Hıristiyanlar ise çok iyi insanlardır, meleklerdir adeta. Güzel evleri, güzel arabaları vardır, güzel yemekler yer, çocuklarına çok iyi bakarlar, hiç kavga etmezler. Beyaz ailelerin çocukları, hiç tanımadıkları biri aniden evlerinde yaşamaya başlayınca hiç seslerini çıkarmazlar, annelerine "nereden çıktı bu?" diye bile sormazlar, hemen yeni kardeşlerini bağırlarına basarlar. Beyaz hayırsever Hıristiyan kadınlar bir anda evini zenci bir çocuğa açan arkadaşlarına azıcık tepki gösterseler de onun "utanın kendinizden," demesiyle ne büyük hata yaptıklarını hemen anlarlar ve susar, asla arkadaşlarının dedikodusunu yapmazlar.

Baştan sona bayat bir Amerikan rüyası sunumu olan film, gerçek hayat öyküsü olması nedeniyle bazı eleştiri noktalarının önünü kesse de, Leigh Anne Tuohy rolündeki Sandra Bullock'un hangi oyunculuğuyla Oscar aldığı sorusunu akılda bırakmaktadır. Ne yani, iyi ve merhametli bir insan/anne rolü yapmak bu kadar zordu da o yüzden mi Oscar'a değer görüldü? Yoksa çakma Memphis aksanıyla ikide birde "y'all" ya da "alright then" demek miydi Oscarlık performans?
Filmde oyunculuk namına iş yapan iki kişi vardı bana kalırsa. Birincisi Michael Oher rolündeki Quinton Aaron ve diğeri ise Sean Jr Tuohy rolündeki Jae Head'dir. Quinton Aaron az sayıda repliği olmasına rağmen bakışları ve mimikleriyle çok iyi iş çıkarmış, SJ ise sevimli fırlamalığıyla. 
Son sözüm şu ki, yazık oldu Claireece "Precious" Jones rolünde harika bir performans sergileyen Gabourey Sidibe'ye... Oscarlar da Eurovision'a dönecek yakında, herkes değer vermeyi bırakınca Türklere Oscar yolu açılacak :)            


    


Asmalımescit'te iki mini...

Mart 11, 2010


Birkaç yıldır oldukça popüler olan ve İstanbul gece hayatında önemli bir yer tutan Asmalımescit, aslında sağlı sollu restoran, cafe ve barlarıyla birkaç sokaktan oluşan küçük bir yer. Ancak İstanbul'un mevcut karakterine uygun bir şekilde İstanbullular daracık yerlere çok sayıda insanla birlikte doluşmayı pek sevdikleri için, Asmalımescit özellikle haftasonları akşam 6.30-7'den sonra tıka basa doluyor. Önceleri havanın güzel olduğu günlerde böyle olurdu, şimdiyse sigara yasağı sayesinde yaz-kış demeden, mekân dışında da geniş alana sahip olup masalarını buraya yerleştirebilen mekânların yüzü daha çok gülüyor. Bir noktadan sonra insanlar neresi olduğunu fazla umursamadan, nerede boş masa bulurlarsa oraya oturuyorlar. Yeter ki Asmalı olsun!

Fakat bir yer var ki, oraya giden insanlar kesinlikle sadece orada boş yer buldukları için gitmiyorlar. Bilerek, isteyerek, yer bulabilmeyi umarak gidiyorlar. Burası Parantez Bistro


Babylon Lounge'a giden Jurnal Sokak'ta minicik bir yer(di). Şimdi giderek genişliyor. Sevgilimle burayı yaklaşık iki önce keşfettiğimizde, yeni açılmıştı, henüz böyle popüler değildi. Minik ve sevimli oluşu dikkatimizi çektiği için gitmiş ve hem güzelim kokteyllerinden (üstelik ucuzlar!) hem de güleryüzlü ekibinden çok memnun kalmıştık. 



O zamandan beri yer bulabildikçe gidiyoruz Parantez Bistro'ya. Sanat dünyamızdan birtakım ünlüler de mekânı hemen keşfedince, şimdiki kalabalık dadandı Parantez'e. Oysa ilk zamanlar her şey ne kadar da güzeldi :) 



Asmalımescit'in bir diğer minisi ise ilk defa geçenlerde gitme fırsatı bulduğum Flavio. Burası Asmalımescit'in kalabalığından uzak ama bir o kadar da yakın bir yer. Gönül Sokak'ta minik bir İtalyan restoranı.


Güzel dekorasyonu, samimi ortamı ve yine güleryüzlü çalışanlarıyla çevredeki diğer mekânların arasından sıyrılmayı başarıyor. Başlangıçları ve ana yemekleri oldukça lezzetli. En kısa zamanda pizzalarının da tadına bakmak istiyorum.



Güzel bir yemek yemek, kalabalıktan ve gürültüden uzakta sevdiklerinizle keyifli vakit geçirmek için ideal. Fiyatları da ortalamanın fazla üzerinde değil, üstelik lezzetler paranızın hakkını fazlasıyla veriyor! Deneyin :)

Yılın en ünlü kırmızı halı manzaraları No. 2...

Mart 10, 2010

Şimdi de gelelim en çok beğendiğim kıyafetler listesine...

Oscar gecesinin güzelleri top 5:


5. Geceye aday olarak değil ödül sunmak üzere katılan Tina Fey, sade bir seçim yapmış ve Michael Kors imzalı tek omuz siyah elbisesiyle çok zarif görünüyor. 


4. Helen Mirren, griye çalan mavi Badgley Mischka elbisesiyle geceye katılan genç bayanlara zarafet ve güzellik dersi veriyor adeta... Harika!


3. Yaşlanmamanın sırrı Ashton Kutcher'da olsa gerek, Demi Moore yıllar geçse de güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Oscar töreninde Atelier Versace imzalı uçuk şeftali renkli elbisesiyle gerçekten muhteşem görünüyor. Şimdiye kadar gördüğüm en iyi ruffled and tiered (fırfırlı ve de katmanlı) elbise örneği bu! 


2. Genel olarak parıltı değil renk ve canlılık tercih ederim, ama Sandra Bullock ve gümüş işlemeli, işçilik harikası Marchesa elbisesine haksızlık edemem... Detaylarıyla göz dolduran bu elbiseyi çok iyi taşıyan Sandra Bullock, saçlarını çok sade bir şekilde omuzlarının üzerinden salarak çok akıllıca bir tercih yapmış! 


1.  Doğrusu ben de şaşırdım ama evet, en iyiler listemin birinci sırasını Cameron Diaz'a veriyorum. Önceki ödül törenlerinde genelde canlı ve iddialı renklerde elbiselerle gördüğümüz Cameron Diaz, bu defa tercihini Oscar de la Renta ve altın renginden kullanmış. Çok da iyi yapmış; altın rengi teniyle, saçlarıyla, gözleriyle çok uyumlu!  Go Cameron! 


Veee sırada herkesi şaşırtarak gecenin en iyi çıkışını yapan isim var: 
İtiraf edin, bunu hiçbiriniz beklemiyordunuz :)

  
Her zaman aptal yüz ifadeleri ve üzerinde tuhaf duran kıyafetlerle görmeye alışkın olduğumuz wannabe vampirella Kristen Stewart, Oscar gecesine Monique Lhuillier imzalı elbisesiyle katılarak, isteyince bir şeye benzeyebildiğini herkese gösterdi!  

Not: Her iki postta da resimler www.look.co.uk ve Flickr'dan alınmıştır. 

Yılın en ünlü kırmızı halı manzaraları No. 1...

Evet, yine yılın o zamanı geldi ve de geçti. 82. Akademi Ödülleri gecesi, 7 Mart'ı 8 Mart'a bağlayan saatlerde gerçekleşti. Bu yılki Oscar gecesi her ne kadar, en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerinin ilk defa bir kadın yönetmene, Kathryn Bigelow'a gitmesiyle ve merakla beklenen Avatar'ın en iyi film ödülünü kaçırmasıyla gündeme otursa da, biz yine gözümüzü kırmızı halıya diktik. Assolistler en son gelir ilkesini unutmadan, önce en kötülerle başlayalım:

En kötü giyinenler ilk 10:


10. Sadece Carrie Bradshaw hatırına Chanel elbisesiyle Sarah Jessica Parker'ı
10 numaraya koyuyorum. Makyajını ve elbisesinin rengini çok beğenmeme rağmen hem iki kişilik kafası hem de vücuduna hiç yakışmayan ve kendisini kemik torbası gibi gösteren elbisesini hiç beğenmedim! 


9. Elie Saab imzalı kıyafetiyle Rachel McAdams ise en kötüler listemize 9 numaradan giriş yaptı. Ne perde desenli elbisesinden ne saçlarından ne de koca küpelerinden kurtaramadı maalesef...



















8. Jenny Packham imzalı kıyafetiyle Miley Cyrus da başarısız isimler arasında yerini alıyor. Aslında (resmin üzerine tıklayıp büyütünce) kıyafeti arkadan fena durmuyor, ancak hem o kambur duruşu hem de korseden bozma göğüs kısmı çok kötü görünüyor. Tamam bu tarz strapless top'lar bu sene moda olabilir de, onu giymenin yeri Oscar töreni değil herhalde...


7. Carey Mulligan keşke Prada imzalı bu siyah elbiseyi değil de daha kötü bir şey giymiş olsaydı, böylece onu layık olduğu şekilde zirveye yakın bir yere taşıyabilirdim! Kısacık kestirince iyice fareye benzeyen suratı, boyunu olduğundan da kısa gösteren etek kesimi, çirkin ayakkabıları ve kafası kadar küpeleriyle hiçbir şeye benzememiş... [Evet kendisine kişisel bir garezim var :) ]


6. Reem Acra imzasını taşıyan yıldır yıldır kıyafetiyle Nicole Richie öylesine gözümü alıyor ki, diyecek başka söz bulamıyorum. Dünya üzerinde onca renk, onca kumaş, onca desen varken neden bu???

 
5. Giyimine kuşamına, güzelliğine yüklü miktarda yatırım yapmasıyla ünlü Jennifer Lopez, uçuk pembe Armani Privé kıyafetiyle listemizin 5. sırasında yer alıyor maalesef. Yakından bakıldığında pikeye benzer bir kumaştan yapılmış elbisesinin çirkinliği yetmiyormuş gibi, bir de kenarına aynı kumaştan yatak örtüsü tutturup gelmiş JLO. Ama başına gelen talihsizlikler bununla da kalmıyor... az sonra...


4. Gecede fuşya rengi Marchesa kıyafetiyle boy gösteren Vera Farmiga, en kötüler listemizde zirve yarışının ne kadar çekişmeli geçeceğinin bir habercisi adeta! Aslında elbisenin rengi harika, tenine de çok yakışmış üstelik; ama bu ruffles tarzı önceki ödül gecelerinde birkaç defa denenmiş ve başarısız olmuştu. Vera Farmiga kendi hatalarını kendisi yapmayı seviyor olsa gerek...


3. Zirveye adım adım yaklaşırken heyecan dorukta! Oscar ödül törenine değil de gelinlik fuarına gelmiş gibi görünen Amanda Seyfried'in, Armani Privé imzalı kıyafeti bir yerlerden tanıdık geldi değil mi? Listemizin 5. sırasında yer alan Jennifer Lopez ve Amanda Seyfried yılın bu önemli ve defile tadındaki gecesinde almost (modeller farklı ama kumaş ve imza aynı) pişti oluyorlar! Ne talihsizlik, eminim JLO kızı öldürmek istemiştir :)


 2. Aaah ah, hem kıyafetin hatırına hem de öteki türlüsüne gönlüm hiç el vermediğinden, zirveyi Givenchy imzalı kostümüyle Zoe Saldana'ya vermeyi ne çok isterdim! Üst, orta ve alt kısımları birbirinden tamamen alakasız, özenli tasarımıyla bu kıyafet bu listenin ilk sırasında olmayacaksa kim olacak diyorsanız, sizin için geliyor...


 1. Pek sevdiğim, beğendiğim Güney Afrikalı güzel Charlize Theron, Oscar gecesine eflatun-lila renkli Dior imzalı kıyafetiyle gelerek herkesi şaşırtmayı başardı. Ne rengi ne modeli kendisine yakışan, üstelik göğüslerinin üzerindeki iki gül böreği formu [gâvurda cinnamon roll'a benzetmiş ama ben bizden bir şeyler katmak istedim :)] berbat görünen bu kıyafeti hangi akla hizmet seçmiş bilmiyorum ama tüm rakiplerini eleyerek listemizin baş köşesine oturdu kendisi. En azından saçları ve makyajı çok güzel; kadının kendi güzel, ne giysem yakışır diye düşündü herhalde...  

Scarlett Johansson'un evrimi...

Mart 03, 2010



Scarlett, Ghost World filminin prömiyerinde. Sene 2001. 17 yaşında olduğuna kim inanabilir?


Sene 2002 ve Scarlett'tan hızlı ve iddialı bir dönüşüm hamlesi ancak makyajı fena! 


2003 yılında, Independent Spirit Awards gecesinde. Hâlâ stil arayışları sürmekte olan Scarlett, yanlış bir yola sapmış anlaşılan...

  
2004 yılında, hızlı bir çıkış yakalıyor ve her ne kadar -bana kalırsa- göğüslerini bu şekilde sergilemesi basit dursa da, oldukça hoş görünüyor.


2005'te şöhretine şöhret katan Woody Allen filmi Matchpoint ile birlikte, resimde Marilyn Monroe stilinde gördümüz Scarlett artık tarzına daha çok önem veriyor. 


2006 yılında, belindeki saçma kuyruk dışında çok hoş duran, özellikle de göğüs dekoltesinde dantel detayı kendisine çok yakışmış olan Scarlett'ın, topuz modellerini çok iyi taşıdığını görüyoruz.


2007'de Scarlett kendisine en çok yakışan model olan sarı ve uzun saçları ve de LBD'siyle çok zarif görünüyor.Altı yılda epey ilerleme kaydetmiş doğrusu!


2008'de mor elbisesiyle biraz çuvalladığını görüyoruz.


2009'da, LA kısa film festivalinde yine kısa saçlarla karşımıza çıkan Scarlett'a bu nine kıyafeti hiç yakışmamış. Bu kızın ayarı yok, ya açıp saçıyor ya da kapalı ve aşırı sade şeyler giyiyor...


Vee geldik 2010'a... Şahsen bu kadar dallı güllü desenlerden çok hoşlanmasam da, bu sene oldukça moda ve Scarlett da Dolce&Gabbana elbisesiyle hoş görünüyor. Bu desenin bir dezavantajı da insanı yaşından büyük göstermesi ne yazık ki...

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler