The Fountainhead...

Şubat 20, 2010


Merak edip internette Ayn Rand ve meşhur eseri The Fountainhead, Türkçe'deki adıyla Hayatın Kaynağı üzerine ufak bir araştırma yaptığınızda, özellikle Türkçe sitelerde, kitabın bencillik ve bireysellik üzerine olduğunu, Ayn Rand'in kitapta bunları yücelterek kendi felsefesini anlattığını göreceksiniz. Bazıları içinse Ayn Rand'in bu ve diğer kitapları, baştan sona kapitalizm savunusudur...
Hayatın Kaynağı'nı bu gözle okuyabilirsiniz elbette. Ve muhtemelen siz de bu sonuçlara varırdınız öyle yapsaydınız... Genellikle "iyi kitap" denilen kitaplar çok katmanlı olan ve farklı gözlerle okumaları mümkün kılan kitaplardır. Hayatın Kaynağı'nı da bambaşka gözlerle bir mimarlık hikâyesi; sıradışı ve tutkulu bir aşk romanı; Birinci Dünya Savaşı sonrasında bir Amerika panoraması; bireysellik ve kapitalizm savunması ya da insan doğası ve ideal insan anlatısı olarak okuyabilirsiniz. Seçim, karakterinize ve dünyaya bakışınıza bağlı olacaktır. 

    

Bölüm I: Kitap Üzerine

Kitap, özetle, mesleğine büyük bir aşkla bağlı olan Mimar Howard Roark'un hikâyesini anlatıyor. 1920'ler Amerikası'nda, mezun olmasına bir yıl kala, okuldaki hocalarından bambaşka bir mimari anlayışa sahip olan Roark, uyarılara kulak asmadığı için sonunda mimarlık fakültesinden atılır. Teknik anlamda bilgisi ve yeteneğinden kimsenin şüphesi yoktur ama estetik açıdan görüşleri, döneminin eğilimlerinden çok uzakta ve hatta onlara taban tabana zıttır. 
Öte yandan Peter Keating, mimarlık fakültesini birincilikle bitirmiş ve çok az kişiye nasip olacak bir şekilde, mesleğin en iyi okulunda yüksek lisans bursu ve zamanın en iyi mimarlık şirketi olan Francon&Heyer'da çalışma fırsatı arasında karar vermek durumunda kalmıştır. Alkışlarla yaşayan yakışıklı Peter, tercihini Francon&Heyer'dan yana kullanırken, Roark da kariyerine, kendi idolü olan Henry Cameron'un yanında çalışarak başlar. 
Peter Keating'in annesiyle birlikte yaşadığı evde kiracı olan Howard Roark'un hayatı devamlı iniş-çıkışlarla doluyken, Peter'ın hayat grafiği, insanları etkileme yeteneği (!) sayesinde daima yukarı doğru çıkacak ve Francon&Heyer'da kısa sürede kendisine sağlam bir yer edinmesini sağlayacaktır. Annesinin, oturduğu salıncağı arkadan ittiği bir çocuğun sürekli "Daha yukarı!" diye bağırması gibi, Peter da daima daha yukarıları hedefleyecek ve bunun için elinden gelen her şeyi yapacaktır; ta ki... düşüşün en sert olacağı noktaya varıncaya dek...
The Fountainhead temelde Howard Roark'un hikâyesi olsa da, beş ana karakteri konu alır: Peter Keating, Dominique Francon, Ellsworth M. Toohey, Gail Wynand ve Howard Roark. Hayatları sıklıkla kesişen bu karakterlerin her biri, insan doğasının bambaşka yönlerini yansıtan, oldukça kuvvetli karakterlerdir. Kitapla ilgili yorumların bazılarında bunların "gerçek olamayacak kadar uç karakterler oldukları" söylemişti; bunu söyleyenlere "şakaysa hiç komik değil, şaka değilse çok komik," demek istiyorum...
Bu beş ana karakterin karşısına çıkardığı tiplerle birlikte Ayn Rand öyle çeşitli bir insan sergisi sunuyor ki, kimilerini alıp herkesten gizli bir fanusta saklamak istiyorsunuz, kimilerini ise -aslında çoğunu- bulduğunuz yerde gebertmek istiyorsunuz... belki çoğalmalarını engelleyebilirsiniz diye. İçlerinde, beni en çok tiksindiren Ellsworth M. Toohey oldu. Etrafına sülükleri toplayıp, bundan ölesiye zevk aldığı halde bıkıp usanmadan kendisinin hiç önemi olmadığını, bencilliği ve benliğini tamamen bir kenara bıraktığını iddia eden; ne dürüstlük ne de tutarlılığa sahip, hiçbir ilkesi olmadan yaşayan ve o küçük iğrenç dünyasında gücünün erişemeyeceği insanları o yılan diliyle sokmaya çalışan; ama onun (ve onun gibilerin) ne kadar zavallı olduğunu göremediği için büyük bir adam sanılan bir sıçan! Adeta, "istediğin takdirde, bir insana istediğin her şeyi düşündürtebilirsin" iddiasının vücut bulmuş hali kendisi. 
Edebi açıdan eksiklikleri olmakla birlikte (kimileri bunun bir roman olamayacağını düşünüyor), Hayatın Kaynağı'nın beni en çok etkileyen tarafı cesur bir kitap olması. Yarattığı ideal insan ne dereceye kadar ideal ve "istenilir" bir insan, bu tartışılır ama bir gerçek var ki Ayn Rand şu dünyada var olan ikiyüzlülükleri çok iyi yakalıyor ve yansıtıyor. Dünyayı ve hayatı bir de bu gözden görmeye cesaretiniz varsa, ne kadar kalın bir kitap olduğuna aldırmadan, alıp Hayatın Kaynağı'nı okuyun; merak etmeyin, hikâye öyle sürükleyici gelecek ki o koskoca kitabı hemencecik nasıl bitirdiğinize şaşacaksınız! 

       

Sinan Çetin önderliğinde Plato Film Yayıncılık'ın Ayn Rand'in eserlerini yayımlaması çok önemli bir hizmet ancak ne yazık ki gereken özeni göstermiyorlar. Kitabın kapak tasarımı çok başarısız; çeviri yer yer hatalı ama idare eder; oldukça fazla yazım hatası var; sonlara doğru birçok sayfada tekrarlanan paragraflar var ve sayfa düzeni berbat!!! Bölümler başlık kullanılmadan, yalnızca rakamlarla birbirinden ayrılmış ama normal metinden farklı bir fontla ya da puntoyla yazılmadığı için neredeyse fark edilmiyorlar. Üstelik sayfanın en alt satırında diyelim, tek başına duran bir 5 rakamı var, 5. bölüm ise sonraki sayfada başlıyor; bölüm numarası öylece diğer sayfanın sonunda kalakalmış... Hadi kitabın ilk baskılarında atlandı; ama 6. baskı diye reklam yapmayı biliyorsanız, kitabın içini de toparlayacaksınız... 

Bölüm II: Kitaptan

".... insana başka seçenek bırakılmamış, özgürlüğü yok edilmiştir. İyilik ve kötülük kutupları açısından, iki kavram sunulmuştur ona. Biri bencillik, öbürü de hayırseverliktir. Bencilliğin anlamı, başkalarını kendisi için feda etmek olarak tarif edilmiştir. Hayırseverlik ise, kendini başkaları için feda etmektir, denilmiştir. Bu durumda insan her iki halde de diğer insanlara bağlanmış, kendisine iki acıdan birini çekmesi söylenmiştir. Ya başkalarının uğruna kendisi acı çekecektir ya da kendisi uğruna başkalarına acı çektirecektir. Sonunda insanoğlunun kendi acılarından zevk alması gerektiği söylenince, tuzak iyice kapatılmıştır. İnsan artık mazoşizmi kendi ideali olarak kabul etmek zorunda kalmıştır, çünkü bunun karşısında ancak sadizm vardır. İnsanoğluna oynanan en sahtekârca oyun bu olmuştur.
Bağımlılık ve acı çekme, bu yollarla hayatın temelleri haline getirilmiştir." (s. 907)

"İçindeki acıma duygusu midesini bulandırıyordu. Bunu daha önce hiç hissetmemişti. Henry Cameron ayaklarının dibine yıkıldığı zaman da, Steven Mallory kendini yatağa atıp hıçkırdığı zaman da. O dakikalar temiz dakikalardı. Oysa bu, tam acımaydı. Değeri ve umudu olmayan bir insan görmek, sonun geldiği duygusu, çaresi olmaması. Utanç vardı bu duyguda. Bir insan hakkında böyle bir yargıya vardığı için, kendinden utanıyordu. Hiç saygı içermeyen bir duygu hissettiği için.
Acıma bu, diye düşündü; sonra başını şaşkınlıkla kaldırdı. Bu kadar canavarca bir duygunun iyilik ve sevap sayılabilmesi için bu dünyada müthiş bir terslik olması gerektiğini düşünüyordu." (s. 771)  

Digg Stumble Delicious Twitter Facebook Reddit RSS

0 yorum:

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler