"Ebeveyn İzleme Kurulu" Bihter ve Behlül'e karşı!..

Şubat 28, 2010











Birçok yönüyle, izleyen izlemeyen herkesin dilinde olan Aşk-ı Memnu dizisine "Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı" tarafından savaş açılacak! Dizideki erotik sahnelerden rahatsız olan ve bu görüntülerin hem "muhafazakâr aile yapımızı" hem de "değerler sistemimizi erozyona uğrattığına" inanan devlet bakanı Selma Aliye Kavaf, "Ebeveyn İzleme Kurulu oluşturulması konusunda değerlendirme yapmak üzere RTÜK Başkanımızla bir araya geleceğiz," demiş. RTÜK'e götürdükleri öneriye göre, psikolog, sosyolog ve toplum bilimcilerinden (bu ikisi ayrı ayrı şeyler herhalde) oluşan bir kurul, tehlikeli olabilecek birtakım dizi, film ve programları izleyip sorun yaratabilecek görüntüler ve etkileri hakkında tartışacak, fikir beyan edeceklermiş. 
Kendilerine naçizane teklifim, tamamen özgür seçimlerine bağlı olarak insanların eğlenmek, kafalarını dağıtmak, vakit geçirmek vs gibi yine kendilerinin bileceği nedenlerle izledikleri dizi, film ve programları rahat bırakmaları ve eğer aile yapısı ve değerler sistemi konusunda bir şeyler yapmak istiyorlarsa, önce ülkemizde işlenen aile içi cinsel suçların önüne geçmeyi hedeflemeleri, daha sonra okullarda doğru düzgün cinsel eğitim vererek gençlerin bu konuyu uzmanlardan öğrenmesini sağlamaları ve de her türlü duyguyu, arzuyu bastırmaya çalışmaktan vazgeçmeleridir! Zira, bu ülkede bastırılan her türlü duygu başka bir yerden çok daha kötü bir şey halinde fışkırıyor!         

Üstü harika, altı facia...


Londra Moda Haftası, Love Ball'da arz-ı endam eden Leona Lewis aklımı çok karıştırdı, geçmişteki tercihlerini de gözümün önüne getirdiğimde içim parçalandı... Bu kız aslında çok hoş bir kız; gözleri, dudakları falan maşallah pek güzel. Gel gör ki, kıyafet tercihleri çok kötü oluyor... 



Gördüğünüz gibi, kıyafeti gerçekten çok kötü ama saçları ve makyajı çok yakışmış kendisine! 


Bunlar da geçmişten Leona Lewis fotoğrafları:







Alice Harikalar Diyarında... biz de bekliyoruz merakla!

Londra'da Tim Burton'ın merakla beklediğimiz yeni filmi Alice in Wonderland'in prömiyeri yapıldı. İşte oradan gözüme takılan kareler:


Siyah Dolce&Gabbana elbisesi içinde Avril Lavigne çok hoş görünüyor. Üstelik hiç sevmediğim ama nedense epey yaygın olan sarı-siyah saçlarına rağmen! Gözümüzü resmin en aşağısına kaydırdığımızda, siyah eteğin arasından ce-eee yapan ufaklığın Avril'in ayak parmağı olduğunu görüyoruz. Bu durumda hemen şu soru aklımıza geliyor, o ayak parmağı o hizada görünüyorsa, Avril nasıl abartı bir topuklu ayakkabı giyiyor???


Tim Burton ve Helena Bonham Carter'ın bu resmine beyhude yorum yapmıyorum; bekleme yapmayıp "ay ne ilginç," deyip geçiniz.


Tom Ford takımıyla Johnny Depp'e selam verip karizmatik gözlüğünü pek beğenerek bir sonraki resme geçiyoruz.


Şu stripe modasını kim ortaya attıysa zebralar kovalasın kendisini! Eleanor Gecks ve siyah-somon çizgili elbisesi insanın gözünü bozar alimallah; geçelim...


Kapanışı da Anne Hathaway ve Vivienne Westwood imzalı payet işleme elbisesiyle yapalım. Üst kısmı çok iyi hisler uyandırmıyor ama elbisenin alt kısmını göremediğimiz için, haksızlık etmeyelim; yorumlarımızı kendisinin çarpık ağzına ve yeterince dikkat çekici büyüklükte değillermiş gibi vurgulamak için takma kirpik kullandığı gözlerine bırakalım. Bu kız ne oldu da bir anda her yerde karşımıza çıkmaya başladı allasen? Kesin biri(leri) var bunun arkasında! -Türk yorumu-

Judith Leiber Clutchs...

Şubat 24, 2010





















Judith Leiber, 1921 Budapeşte doğumlu, Holokost mağduru bir Yahudi. Soykırımdan kaçıp İsviçre'ye yerleşiyorlar ve orada önce evde, daha sonra da bir arkadaşının fabrikasında el çantaları üretmeye başlıyor. Daha sonra bir Amerikan askeriyle evlenip Amerika'ya göç ediyor. Bir süre çeşitli firmalarda el çantası tasarımcısı olarak çalıştıktan sonra, 1963'te kendi işini kuruyor ve markasını yaratıyor. Bugün dünyaca ünlü bir el çantası tasarımcısı. İlginç modellerde ve değerli taşlarla işlenmiş çantaları binlerce dolar değerinde; kırmızı halı defilelerinde birçok ünlünün elinde Judith Leiber imzalı el çantası görüyoruz. Yukarıdaki hayvan motifli çantaları komik kaçmadan taşımak oldukça zor bence!

NET-A-PORTER


By Miu Miu (bow-front leather pumps)


















By Pedro Garcia (maddie leather brogue pumps)

















By Brian Atwood (miri leather ankle boots)


Designer ayakkabılar, çantalar, kıyafetler, aksesuarlar ve diğer her şey için: www.net-a-porter.com

For someone special...

Şubat 21, 2010

Çok sevdiğim ve Drew Barrymore hayranı olan biri için özel bir post hazırlamak istedim, buradan buyurun:












Kitap okumak parayla değil istekle orantılıdır!...













Yukarıda gördüğünüz bir telefon kuyruğu değil. İngiltere, Somerset'te bir köyde, ölmekte olan iki şey, klasikleşmiş kırmızı telefon kulübesiyle kitaplar birleştirilerek, dünyanın en küçük kütüphanesi oluşturulmuş. İçinde 100'den fazla kitap ve çeşitli DVD filmler ve müzik CDleri bulunan bu kütüphanenin önünde, buranın sakinleri okudukları kitapları, izledikleri filmleri yenileriyle değiştirmek üzere sıraya girmiş bulunuyorlar.  







Bizim ülkemizde böyle bir şey olması imkânsızın da ötesinde gibi geliyor bana. Kurulduğu ilk gece, kütüphane tamtakır edilir ve kitaplar sahafa falan satılır... Ondan sonra her yerde kitaplar çok pahalı, diye şikâyet edilir, korsan kitaplar basılır, alınır, belki de okunmadan bir kenara atılır...

Mahşerin Dördüncü Atlısı...

Şubat 20, 2010



"Vahiy'in altıncı bölümü, tarihin en renkli güçlerini, büyük bir coşkuyla Mahşerin Dört Atlısı olarak tanımlar. Her atlının kendine özgü büyük bir misyonu vardır. Birinci Atlı beyaz bir atın üzerinde oturur, başında bir taç vardır ve Tanrı'nın dünyasını, yaşamı ve umudu temsil eder. İkinci Atlı, Savaş, kan kırmızısı bir küheylana biner ve kocaman bir kılıç taşır. Bu atlı, iktidarı ve resmî politikaları temsil eder. Üçüncü Atlı siyah bir atın üzerinde seyahat eder ve refah ile Kıtlık'ı ölçmek üzere bir terazi taşır. Karamsar ekonomistin atasıdır. Bu kitabın konusu olan Dördüncü Atlı'ysa, soluk ve kansız bir ata binmektedir. Hem Veba hem de Ölüm'dür (eskiler bu ikisi birbirinden edemezlerdi) ve "dünyanın dördüncü bölümünü" açlıkla, hastalıkla, türlü biçim ve büyüklükteki "yeryüzü yaratıklarıyla" öldürme gücüne sahiptir." (s. 14)
Andrew Nikiforuk, Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi altbaşlıklı kitabında insanlık tarihi boyunca geniş kitleleri etkileyen ve toplu ölümlere yol açan hastalıkların izini sürüyor. Uygarlığın ilerlemesiyle birlikte kendilerini devamlı yenileyen ve mevcut şartlara hemen uyum sağlayan mikroorganizmalar, dünyanın farklı bölgelerinde farklı salgın hastalıklara yol açmış ve şartlar elverdiği ölçüde yerküre üzerinde hızla yayılmışlardır. Nikiforuk bu etkileyici çalışmasında kuru ve yalın bir şekilde hastalıklar ve etkileri hakkında bilgiler sıralamıyor; arka planda okura kapsamlı bir dünya tarihi şeridi izletiyor. Salgın hastalıkların neden belli bir bölgede ve hangi şartlar altında ortaya çıktığını, neden yayıldığını ve nasıl ele alındıklarını oldukça sürükleyici bir dille anlatmanın yanı sıra, toplumsal ve ekonomik etkilerine de ışık tutuyor. 


Kitaptan:
"Avrupalı beyaz sömürgeciler, kölelerin sıtmaya karşı dirençlerini anlamadılar, bunu daha çok "kalın derilerine" ve "saldıkları kötü kokulara" yordular. Ateş ve ateş korkusu, bir yandan şeker plantasyonu sahiplerinin yazışmalarının (ve 17. yüzyıl edebiyatının) ana izleğini oluştururken, bir yandan da bilimsel bir ırkçılığa yol açtı. Kansız köle sahibinin gözünde, siyahların "ateşe" dayanıklı olmaları, biyolojik olarak kölelerin "insandan aşağı" olduklarının kanıtıydı. Sıtma ayrıca, köle sahiplerini, tropik iklimlerdeki rollerinin siyahları yönetmek olduğuna da inandırıyordu, çünkü beyaz insan için dışarıda yapılacak herhangi bir iş, ölümle sonuçlanabiliyordu." (s. 42)
"Nüfusun azalması, kendilerine yerinde bir deyimle Maceraperestler diyen Avrupalı tüccarları, Afrika, Asya ve Yeni Dünya'da yeni müşteriler aramaya itti. ... Büyük Ölüm'den sonra bazı iş kollarında çalışan işçi sayısının azalması ve sanayi mallarına talebin artması, saatlere ve programlara yepyeni bir önem kazandırdı. Veba sonucu, Brandenburg'da hayatta kalabilen işçilerin maaşları öylesine yükseldi ki, haftada iki gün çalışarak geçinebiliyorlardı. ... Örneğin bazı Hollanda kasabalarında, tekstil işçilerinin sayısı o kadar azdı ki, kendi çalışma saatlerini kendileri belirliyorlardı." (s. 79)
"Avrupa'nın soyluları frengiden deliye dönerken, hastalık, kıtanın doğmakta olan orta sınıflarının, frengiye karşı erdemli bir seçenek niteliği kazanmasını sağladı. Hiçbir hastalık, sınıf farklılıklarını ve değerleri frengi kadar iyi tanımlayamamıştır. Aristokratlar birbirlerinin metresleri hakkında dedikodu yaparken, tüccarlar ve kamu görevlileri eşlerinin hatırını soruyordu." (s. 143)


Arka kapak:
Veba, kızıl, kızamık, çiçek gibi salgın hastalıklar ve kıtlık, kuraklık gibi felaketler tarih boyunca milyonlarca kişinin ölümüne neden olmuş, yenilmez sanılan orduları durdurmuş, toplumsal ilişkilerimizi, yakınlarımıza, sevgilimize karşı davranışlarımızı biçimlendirmiştir. Ne var ki bu kitlesel ölümler durduk yerde, kendiliğinden başlamamış, salgın hastalıklar davetsiz misafir gibi aramıza girmemiştir; mikropların "kitlesel ölümlere yol açan canavar" rolünü üstlenmeleri için insanlar ellerinden geleni yapmışlar, ölümler başladıktan sonra ise hiçbir şey yapamamışlardır. Bakteriler ve mikroplar açısından bir dünya tarihi niteliğindeki Mahşerin Dördüncü Atlısı´nda Andrew Nikiforuk, toplumsal hayatın hastalıklarla yakın ilişkisini çevreci bir bakışla inceliyor, dünyamızın en eski sakinleri olan mikro-organizmalarla barış yapmamızı öneriyor.


Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı, çev. Selahattin Erkanlı, İletişim Yayınları, 2000.    

The Fountainhead...


Merak edip internette Ayn Rand ve meşhur eseri The Fountainhead, Türkçe'deki adıyla Hayatın Kaynağı üzerine ufak bir araştırma yaptığınızda, özellikle Türkçe sitelerde, kitabın bencillik ve bireysellik üzerine olduğunu, Ayn Rand'in kitapta bunları yücelterek kendi felsefesini anlattığını göreceksiniz. Bazıları içinse Ayn Rand'in bu ve diğer kitapları, baştan sona kapitalizm savunusudur...
Hayatın Kaynağı'nı bu gözle okuyabilirsiniz elbette. Ve muhtemelen siz de bu sonuçlara varırdınız öyle yapsaydınız... Genellikle "iyi kitap" denilen kitaplar çok katmanlı olan ve farklı gözlerle okumaları mümkün kılan kitaplardır. Hayatın Kaynağı'nı da bambaşka gözlerle bir mimarlık hikâyesi; sıradışı ve tutkulu bir aşk romanı; Birinci Dünya Savaşı sonrasında bir Amerika panoraması; bireysellik ve kapitalizm savunması ya da insan doğası ve ideal insan anlatısı olarak okuyabilirsiniz. Seçim, karakterinize ve dünyaya bakışınıza bağlı olacaktır. 

    

Bölüm I: Kitap Üzerine

Kitap, özetle, mesleğine büyük bir aşkla bağlı olan Mimar Howard Roark'un hikâyesini anlatıyor. 1920'ler Amerikası'nda, mezun olmasına bir yıl kala, okuldaki hocalarından bambaşka bir mimari anlayışa sahip olan Roark, uyarılara kulak asmadığı için sonunda mimarlık fakültesinden atılır. Teknik anlamda bilgisi ve yeteneğinden kimsenin şüphesi yoktur ama estetik açıdan görüşleri, döneminin eğilimlerinden çok uzakta ve hatta onlara taban tabana zıttır. 
Öte yandan Peter Keating, mimarlık fakültesini birincilikle bitirmiş ve çok az kişiye nasip olacak bir şekilde, mesleğin en iyi okulunda yüksek lisans bursu ve zamanın en iyi mimarlık şirketi olan Francon&Heyer'da çalışma fırsatı arasında karar vermek durumunda kalmıştır. Alkışlarla yaşayan yakışıklı Peter, tercihini Francon&Heyer'dan yana kullanırken, Roark da kariyerine, kendi idolü olan Henry Cameron'un yanında çalışarak başlar. 
Peter Keating'in annesiyle birlikte yaşadığı evde kiracı olan Howard Roark'un hayatı devamlı iniş-çıkışlarla doluyken, Peter'ın hayat grafiği, insanları etkileme yeteneği (!) sayesinde daima yukarı doğru çıkacak ve Francon&Heyer'da kısa sürede kendisine sağlam bir yer edinmesini sağlayacaktır. Annesinin, oturduğu salıncağı arkadan ittiği bir çocuğun sürekli "Daha yukarı!" diye bağırması gibi, Peter da daima daha yukarıları hedefleyecek ve bunun için elinden gelen her şeyi yapacaktır; ta ki... düşüşün en sert olacağı noktaya varıncaya dek...
The Fountainhead temelde Howard Roark'un hikâyesi olsa da, beş ana karakteri konu alır: Peter Keating, Dominique Francon, Ellsworth M. Toohey, Gail Wynand ve Howard Roark. Hayatları sıklıkla kesişen bu karakterlerin her biri, insan doğasının bambaşka yönlerini yansıtan, oldukça kuvvetli karakterlerdir. Kitapla ilgili yorumların bazılarında bunların "gerçek olamayacak kadar uç karakterler oldukları" söylemişti; bunu söyleyenlere "şakaysa hiç komik değil, şaka değilse çok komik," demek istiyorum...
Bu beş ana karakterin karşısına çıkardığı tiplerle birlikte Ayn Rand öyle çeşitli bir insan sergisi sunuyor ki, kimilerini alıp herkesten gizli bir fanusta saklamak istiyorsunuz, kimilerini ise -aslında çoğunu- bulduğunuz yerde gebertmek istiyorsunuz... belki çoğalmalarını engelleyebilirsiniz diye. İçlerinde, beni en çok tiksindiren Ellsworth M. Toohey oldu. Etrafına sülükleri toplayıp, bundan ölesiye zevk aldığı halde bıkıp usanmadan kendisinin hiç önemi olmadığını, bencilliği ve benliğini tamamen bir kenara bıraktığını iddia eden; ne dürüstlük ne de tutarlılığa sahip, hiçbir ilkesi olmadan yaşayan ve o küçük iğrenç dünyasında gücünün erişemeyeceği insanları o yılan diliyle sokmaya çalışan; ama onun (ve onun gibilerin) ne kadar zavallı olduğunu göremediği için büyük bir adam sanılan bir sıçan! Adeta, "istediğin takdirde, bir insana istediğin her şeyi düşündürtebilirsin" iddiasının vücut bulmuş hali kendisi. 
Edebi açıdan eksiklikleri olmakla birlikte (kimileri bunun bir roman olamayacağını düşünüyor), Hayatın Kaynağı'nın beni en çok etkileyen tarafı cesur bir kitap olması. Yarattığı ideal insan ne dereceye kadar ideal ve "istenilir" bir insan, bu tartışılır ama bir gerçek var ki Ayn Rand şu dünyada var olan ikiyüzlülükleri çok iyi yakalıyor ve yansıtıyor. Dünyayı ve hayatı bir de bu gözden görmeye cesaretiniz varsa, ne kadar kalın bir kitap olduğuna aldırmadan, alıp Hayatın Kaynağı'nı okuyun; merak etmeyin, hikâye öyle sürükleyici gelecek ki o koskoca kitabı hemencecik nasıl bitirdiğinize şaşacaksınız! 

       

Sinan Çetin önderliğinde Plato Film Yayıncılık'ın Ayn Rand'in eserlerini yayımlaması çok önemli bir hizmet ancak ne yazık ki gereken özeni göstermiyorlar. Kitabın kapak tasarımı çok başarısız; çeviri yer yer hatalı ama idare eder; oldukça fazla yazım hatası var; sonlara doğru birçok sayfada tekrarlanan paragraflar var ve sayfa düzeni berbat!!! Bölümler başlık kullanılmadan, yalnızca rakamlarla birbirinden ayrılmış ama normal metinden farklı bir fontla ya da puntoyla yazılmadığı için neredeyse fark edilmiyorlar. Üstelik sayfanın en alt satırında diyelim, tek başına duran bir 5 rakamı var, 5. bölüm ise sonraki sayfada başlıyor; bölüm numarası öylece diğer sayfanın sonunda kalakalmış... Hadi kitabın ilk baskılarında atlandı; ama 6. baskı diye reklam yapmayı biliyorsanız, kitabın içini de toparlayacaksınız... 

Bölüm II: Kitaptan

".... insana başka seçenek bırakılmamış, özgürlüğü yok edilmiştir. İyilik ve kötülük kutupları açısından, iki kavram sunulmuştur ona. Biri bencillik, öbürü de hayırseverliktir. Bencilliğin anlamı, başkalarını kendisi için feda etmek olarak tarif edilmiştir. Hayırseverlik ise, kendini başkaları için feda etmektir, denilmiştir. Bu durumda insan her iki halde de diğer insanlara bağlanmış, kendisine iki acıdan birini çekmesi söylenmiştir. Ya başkalarının uğruna kendisi acı çekecektir ya da kendisi uğruna başkalarına acı çektirecektir. Sonunda insanoğlunun kendi acılarından zevk alması gerektiği söylenince, tuzak iyice kapatılmıştır. İnsan artık mazoşizmi kendi ideali olarak kabul etmek zorunda kalmıştır, çünkü bunun karşısında ancak sadizm vardır. İnsanoğluna oynanan en sahtekârca oyun bu olmuştur.
Bağımlılık ve acı çekme, bu yollarla hayatın temelleri haline getirilmiştir." (s. 907)

"İçindeki acıma duygusu midesini bulandırıyordu. Bunu daha önce hiç hissetmemişti. Henry Cameron ayaklarının dibine yıkıldığı zaman da, Steven Mallory kendini yatağa atıp hıçkırdığı zaman da. O dakikalar temiz dakikalardı. Oysa bu, tam acımaydı. Değeri ve umudu olmayan bir insan görmek, sonun geldiği duygusu, çaresi olmaması. Utanç vardı bu duyguda. Bir insan hakkında böyle bir yargıya vardığı için, kendinden utanıyordu. Hiç saygı içermeyen bir duygu hissettiği için.
Acıma bu, diye düşündü; sonra başını şaşkınlıkla kaldırdı. Bu kadar canavarca bir duygunun iyilik ve sevap sayılabilmesi için bu dünyada müthiş bir terslik olması gerektiğini düşünüyordu." (s. 771)  

Romantik...

Şubat 17, 2010


 Rainy Day Women
P.S: Rainy Day Women isimli bu set, maya3857 tarafından Juicy Couture accessories ile yaratıldı.




By April in Paris

Yılan derisi... hem de kamçılısından...


Şişe kapaklarını atmayın...

Plastik çağı başladığından beri, çocukken biriktirilen cam şişe kapaklarına, günümüzde bira şişeleri dışında rastlamak oldukça zor oldu... Coca Cola, nostaljik şişesiyle geleneği sürdürüyor, onun dışında meşrubat kategorisinden cam şişe formatını devam ettiren pek yok sanırım. İsrailli sanatçı Yoav Kotik, şişe kapaklarını farklı bir tasarımla aksesuar haline getirmiş. Bulabilecek olsam, en sondaki Heineken kolyeyi kesin Gizem'e  alırdım :) Koleksiyonun tamamı için: www.kotik-design.com.










Japon sokak modası...

Şubat 16, 2010


Japonya'nın başkenti Tokyo'nun Harajuku bölgesinin, burada yaşayan Japon gençlerinin ürettiği, kendisine has (!) bir moda akımı var. Sıradanlıktan ışık yılı uzakta olan bu akımın, kendi içinde de alt kategorileri var. Lolita modası içinde gotik lolita, sweet lolita, klasik lolita, punk lolita gibi türler yer alıyor. Lolita modası Victoria ve Rococo dönemi kıyafetlerinden esinleniyor ve "gosu rori" olarak da anılan gotik lolitalar, porselen bebeklere göndermeler yapıyor. Gotik lolita görünümünde genellikle koyu renkler hakim; klasik lolitalar ise daha açık renkleri ve daha geleneksel kıyafetleri tercih ediyorlar. Japonya sokaklarından bu karelere www.japanesestreets.com'da rastladım. İlginizi çektiyse, diğer akımlardan da fotoğraflar bulabilirsiniz. Fotoğraflar Emi Kusano ve Kjeld Duits'e ait.       






An Education...

Şubat 14, 2010



Anlaşılan bugün filmden yana şansım yoktu. Valentine's Day fiyaskosunun ardından bari güzel bir film izleyeyim de içim açılsın dedim ve !f'in en umut verici filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm An Education'ı izlemeye başladım. Haftaya da "Aşk Dersi" adıyla gösterime girecek. Senaryosu Nick Hornby'ye ait, yönetmen ise Lone Scherfig. Başrollerde Carry Mulligan (Jenny) ve Peter Sarsgaard (David) var. Film 1961 yılı Londrasında, Soğuk Savaş döneminde geçiyor.


16 yaşındaki lise öğrencisi Jenny, okulunda çok başarılıdır ve Oxford'a kabul edilip İngilizce bölümünde okumayı çok istiyordur. Üniversiteyi kazanıp Oxford'a gidecek, sıkıcı ailesinden kurtulacak, istediği kitapları okuyup istediği müzikleri dinleyecek, kültürlü insanlarla sohbet edecektir. Ancak yağmurlu bir günde okul çıkışında karşısına çıkan David, Jenny'nin hayatını bambaşka bir yöne çevirir. Jenny'den yaşça epey büyük ve cüzdanı da epey şişkin olan David, liseli Jenny'nin başını döndürecek ve özenle kurduğu ve zihninde yaşattığı hayallerini sorgulamasına neden olur.



David öyle ikna edicidir ki, Jenny'nin baskıcı babası Jack bile onun büyüsüne kapılır ve normalde asla müsaade etmeyeceği şeylere göz yumar. Jenny, David ve arkadaşları Helen ve Danny ile birlikte en güzel restoranlarda yemek yemeye, gece kulüplerine gitmeye, seyahatlere çıkmaya başlar. Jenny bu değirmenin suyunun nereden geldiğini öğrendiğinde bundan hiç hoşlanmaz ama la dolce vita öyle kolay kolay vazgeçilebilir bir şey değildir; insan onun büyüsüne kapılmayagörsün, artık dünyayı bambaşka bir gözle görmeye başlar. Öyle ki sonunda Oxford herkes için öncelikler listesinin zirvesinden iniverir... Ancak ne yazık ki böyle şeyler yalnızca filmlerde olur ve gerçek hayat o kadar da mükemmel değildir. Jenny de ne yazık ki bunu öğrenmek zorunda kalır ve hayatının dersini almış olur.




Gelelim eleştirilere: En başta ve kesin olarak söylüyorum, film tam anlamıyla "overrated". Özgünlük namına bir şey tanımayan senaryosu vasatın ötesine gidememekte. Klasik bir Türk filminde bulabileceğimize benzer bir hikâye, yalnızca insanlar daha sofistike ve işin içinde Londra var. Diyalogları yer yer havada kalıyor. Ancak görsel olarak ve müzikler çok güzel. Yaşanan hayat gerçekten çok tatlı; restoranlar, cafeler, arabalar, kıyafetler... Ve Carry Mulligan rolünün hakkını gerçekten veriyor. Ancak aynı şeyi Peter Sarsgaard için söyleyemeyeceğim. Film boyunca koruduğu, yüzündeki o ekşimik ifade beni sinir etti. Gülerken bile içi kan ağlıyor gibiydi... Bu rol için uygun bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Sağlam bir Londoner gentleman aksanı olmalıydı bu rolde!
Birçok yorumda okuduğum üzere, filmin en umut verici sahnesi Jenny'nin okul müdiresiyle tartıştığı sahneydi. Eminim herkes oradan bir şeyler çıkacak sanmıştı, ama yanıldık maalesef. Hikâyenin peak noktasında öğrendiğimiz gerçeğin ardından gelişen olaylarsa gerçekten içler acısıydı... Keşke Jenny'nin o iki arkadaşı o kadar silik karakterler olmasalardı, arkadaşlarıyla bir iki özgürlük, kadınlık, gelecek tartışmasına girselerdi; David'le Jenny'yi birbirlerine bağlayan yalnızca para ve ışıltı değil daha büyük bir tutku olsaydı; Jenny dersini aldıktan sonra "action is character" sözünün arkasında durup gerçekten "birisi" olsaydı... Eğitim şart!

Bu filmi sevdiyseniz belki bu da ilginizi çekebilir:


Related Posts with Thumbnails

Seyirciler