Rearranging life...

Ekim 10, 2010


Biliyorum, yine uzun süredir sesim çıkmıyor. Ama bir sor neden? Son bir aydır üzerinde çalıştığım -ve bana çok sorun çıkaran- son kitabı (şimdilik) hazırlayıp yeni bir yola koyulmam ve son 1,5 yıldır yalnızca rüzgârın esişine bıraktığım hayatımın dizginlerini yeniden elime almam gerekti. Bütün bunlar olurken epey yoruldum, ama tıpkı sevinç gözyaşları gibi mutlu bir yorgunluktu bu. 
Şimdi hayatımızı yeniden düzenledik, gideceğimiz yolları belirledik, rotaları üst üste getirdik ve yola çıkmaya hazırız; zihinlerimiz bu yeni hayattan aldığı enerjiyle, yepyeni fikirlerle dolu... İşimiz bitmedi, asıl şimdi başlıyor!
Ve yavaş yavaş yılın en sevdiğim zamanı geliyor: İstanbul Kitap Fuarı 30 Ekim-7 Kasım tarihleri arasında kitapseverlerin ziyaretine açılıyor. İnsan kalabalıklarından hiç hoşlanmasam da oraya kitap almaya, kitaba dokunmaya, kitap kokusu almaya gelen insanları seviyorum. Gelmek isteyip de uzaklıktan ya da herhangi bir (geçerli) nedenden dolayı gelemeyen insanları da seviyorum :) 
Bu sene fuar -en azından bizim için- daha hareketli geçecek ve şimdiden heyecanlanmaya başladık!    

Shane Meadows ile "This is England" ve "Somers Town" (bölüm 1)

Eylül 12, 2010

Uzun zamandır izlenecek filmler listemde yer alan This is England'ın mini dizi versiyonunun yapılacağını duyunca, artık daha fazla geciktirmemem gerektiğine karar verdim. Bu vesileyle de tatili fırsat bilip Fish Tank, This is England ve Somers Town'dan oluşan bir İngiliz sineması serisi yaptım. 
This is England, 1983 İngilteresi'ndeki "skinhead"lerin yaşamını ve milliyetçi beyazların dönüşümünü konu alan, 2006 yapımı bir Shane Meadows filmi. Kendi yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak yazıp yönettiği filmin çekimleri Grimsby, Lincolnshire'da yapılmış. Filmin başrol oyuncusu [ve parlayan yıldızı] Shaun rolündeki Thomas Turgoose (1992), deneme çekimleri yapılırken rolü alamayacağını düşündüğü için çekime karşılık £5 talep edince yönetmenin dikkatini çekmiş. Thomas'ın kendi hikâyesi de filmde oynadığı Shaun'un hikâyesi kadar "dokunuyor" insana. Bir yaşındayken annesiyle babası boşanmış ve Thomas ve bir ağabeyi anneleriyle kalırken, diğer iki ağabey babayla birlikte kalmışlar. Disiplinsiz ve hiperaktif bir çocuk olan Thomas Turgoose'un yaşamında, bu filmde Shaun rolünü kapması bir dönüm noktası olmuş diyebiliriz. This is England, Thomas'ın 2009'da kanserden ölen annesi Sharon Turgoose'a ithaf edilmiş. 
[Filmi izlememiş olanlar için bol miktarda spoiler içerir!!!]

Thatcher döneminde, babasını kaybettiği Falkland savaşı ertesinde, annesiyle birlikte Grimsby'de yaşayan on iki yaşındaki Shaun, aynı gün içinde üç kişinin ona sataşıp dalga geçmesinin ardından öfkeyle eve dönerken bir grup skinhead'le tanışır. Önce onların da onunla alay edeceklerini sanır ama grubun lideri Woody Shaun'u sever ve yaşının küçük olmasını umursamadan onu da aralarına alır. 
Birbirini gerçekten sevip adeta bir aile gibi sahip çıkan bu apolitik skinhead grubu, Shaun'un babasını kaybetmesinin ardından çektiği yalnızlığa ve acılara bir nebze ilaç olur. 

El birliğiyle Shaun'u baştan yarattıktan sonra resmî olarak gruba dahil ederler. Shaun'un annesi Cynthia'nın kafeye gelip Shaun'un kafasını kazıdıkları için azarlayıp kıyafetler ve gösterdikleri dostluk için teşekkür ettiği sahneyle şahlanıp giden, grubun birlikte zaman geçirdiği ve Dr. Martens botlara, Ben Sherman ve Fred Perry gömleklere selam gönderdiği sahneler içimizi ısıtıp yüzümüzü güldürürken bir parti esnasında çıkagelen Combo buzdolabı etkisi yapar. 

   
Üç buçuk yıl hapiste yattıktan sonra gruba geri dönen Combo, oldukça değişmiş, aşırı milliyetçi bir tip olmuştur. Geldiği andan itibaren gruba nutuklar çekmeye ve aralarına nifak tohumları ekmeye başlar. Thatcher döneminin ekonomik politikalarıyla yaklaşık üç buçuk milyon İngiliz'in işsiz kalırken göçmenlerin ülkelerine yerleşip bir de iş güç sahibi olmasını hazmedemeyen Combo, artık sessiz kalınmaması ve sonuna kadar savaşıp ülkenin bu göçmenlerden temizlenmesi gerektiğini savunur. Yaptığı konuşmanın ardından grup, bu işlere girmek istemeyenler ve bu savaşı sürdürmek isteyenler olarak ikiye bölünür. Combo Falkland Savaşı'nın boşu boşuna savaşıldığından ve askerlerin boş yere öldüğünden bahsederken yaşına boyuna bakmadan ona karşı çıkıp küçük yumruklarıyla saldıran Shaun, zayıf noktasından vurulup intikam güdüsüyle Combo'nun yanında yerini alır. Grupta şişman olduğu için alay konusu edilen ve ayak işlerine koşulduğu için bozulan Gadget da Combo'nun sözlerinden etkilenir. Son olarak da, o ana kadar çok öne çıkmamış olan Pukey Woody ve diğerleriyle gitmeyi reddedip Combo'nun yanında kalır. [Koca kulaklı Pukey'nin Skins dizisinin yıldızı Cook rolündeki Jack O'Connell olduğunu ve kendisini gülüşünden tanıdığımı belirteyim :)]

Birlikte civardaki göçmenlere karşı hiçbir rahatsızlık duymadan saldırgan hareketlere girişen Combo ve kurbanları için esas kırılma noktasını, gruptaki Jamaika kökenli Milky oluşturur. İlk bir araya geldiklerinde Milky'ye "Kendini Jamaikalı olarak mı İngiliz olarak mı görüyorsun?" diye sorup "İngiliz" cevabını aldıktan sonra memnun olmuş gibi görünen Combo, yine de Milky'yi her gördüğünde gözlerini bürüyen nefreti ve öfkeyi gizleyememektedir. Sonunda, hep birlikte ot içip muhabbet ettikleri bir gün, Milky kalabalık ailesinden ve birlikte ne kadar mutlu olduklarından bahsedip Combo'yu da evine davet ettiği sırada [hapse girmeden evvel sarhoş kafayla birlikte olduğu zamandan beri âşık olduğu Lol tarafından reddedildiği gün] bu öfkesini artık dizginleyemez ve Milky'ye vahşice saldırıp tanınmaz hale gelinceye kadar döver. Hızını alamayıp etrafındakilere de saldırdıktan sonra Milky'nin kanlar içindeki o halini görüp delice ağlamaya başlayan Shaun'u evden kovar. Arkasına dönüp baktığında gördüğü manzara karşısında paniğe kapılır ve pişman olur ancak geç kalmıştır... 

Filmin sonunda, Shaun'un bu olayın ardından yalnızlığına geri dönmesi ve büyük değer atfedip peşine takıldığı St George's Cross bayrağını denize fırlatması, yabancı düşmanlarının ve faşizan duyguların nerelerden beslenip nerelerde güç kaybettiğini göstermesi açısından önemli. Shaun, bir baba figürü gibi görüp etkilendiği Combo ve arkadaşlarıyla birlikte hiç tanımadığı Pakistanlı çocuklara saldırmakta hiçbir beis görmezken, arkadaşı Milky'ye ayrımcılık yapılmasından rahatsızlık duyup Combo'ya onu rahat bırakması için bağırıyor. Görüyoruz ki, zayıflıklardan, yalnızlıktan, anlaşılmadığını düşünmekten ve haksızlığa uğramaktan beslenen faşist söylemlerin etkisini yitirdiği nokta dostluk. Bu bağlamda, olayların da fazla derinine inmeyen This is England, zaman ve mekândan bağımsız olarak düşünülebilir ve kelimelerin yerleri değiştirilerek, dünya üzerinde faşizan eğilimlerin bulunduğu herhngi bir yere ve zamana uyarlanabilir. 
Shane Meadows yorumuyla This is England, aslında söyleyecek daha çok şeyi olsa da bir sürü noktayı dışarıda bıraktığı için eleştirilmiş olsa da, bu haliyle benim için daha değerli. "Öteki"nin farklı taraflarına bakıp onu dışlamadan evvel onu "görmeye", tanımaya ve anlamaya çalışmayı teşvik edecek bir film. Bunun haricinde, Shaun rolündeki Thomas Turgoose ve Combo rolündeki [kendisi de babasının tarafından Jamaika kökeni taşıyormuş] Stephen Graham'ın oyunculukları çok iyi; 2006 yılında her şeyiyle 80'ler İngilteresi'nin yaratılmış olması da oldukça etkileyiciydi. Mini dizi versiyonu filmin sonundan başlayıp karakterlerin ileriki yaşlarını anlatacakmış. Geç kalmadan izleyin derim...    

Fish Tank

Eylül 11, 2010


Film festivalinde kaçırdığımdan beri aklımdaydı Fish Tank. 2009 yapımı bir Andrea Arnold filmi... 62. Cannes Film Festivali'nde Jüri Ödülü, 2010 BAFTA'da da En İyi Britanya Filmi ödüllerini almış. Çekimler Havering, Tilbury ve doğu Londra ile güney Essex'i bağlayan A13 yolunda yapılmış. 
Annesi ve kız kardeşi Tyler'la birlikte Essex'teki sosyal konutlardan birinde yaşayan, maddi-manevi sorunlarının yanı sıra ergenliğin de etkisiyle bir kimlik bunalımına girmiş olan Mia'nın hikâyesini anlatıyor Fish Tank. Daha ilk dakikalarda Mia'nın öfkesi patlıyor suratımıza... Herhalde kendisinin iki katı yaşındaki annesine, kardeşine, oturdukları yere, etraftaki insanlara, içinde yaşadığı hayata karşı öfkeyle dolu. Atıldığı için okula gitmiyor, pek arkadaşı yok... Belki kafasını dağıtmak için belki de bu akvaryumdan bir çıkış yolu olur umuduyla dansa tutunmuş sadece. Televizyonda video klip izleyerek dans eden ve sonra boş bir evde tek başına, "cider" içip koreografiler hazırlamaya çalışan, hırçın bir kız Mia... 


Bir sabah mutfakta kendi kendine dans ederken arkasını döndüğünde tanımadığı bir adamın ona baktığını görüyor: annesinin yeni sevgilisi Connor. Connor'un ona canayakın davranışından ve görünüşünden etkilenmiş olsa da ağırdan satıyor kendini, onu umursamıyor gibi davranıyor. Ama Connor hem ona hem de Tyler'a iyi davranıyor, şakalaşıyor, bir baba figürü gibi adeta... Anneleri muhtemelen hayatını mahvettiklerini düşünüp kızlarını etrafında istemese de, Connor onları da alıp bir pazar gezmesine çıkarıyor. Balık avlamak için girdikleri sudan çıkarken Mia'nın ayağını taş kestiğinde, Connor ayağını sargıya alıp arabaya kadar Mia'yı sırtında taşıyor. Bütün bunlar hoşuna gitmiyormuş gibi davransa da Mia Connor'un bu hallerinden etkileniyor. Ve bir gece kulübünün dansçı kızlar aradığına dair ilanı görünce, başvurmak istediğini sadece ona söylüyor. Connor onu yüreklendirip, elemeye göndereceği videoyu çekmesi için kamerasını ödünç veriyor. Sonra olaylar bildik şekilde gelişiyor ve Connor evden gidiyor. 

Mia'nın bu noktadan sonra yaptıkları, filmin değerini benim gözümde daha da artırdı. Basit, düşünülmeden, çocukça hareketler yapıp bir yandan asi ruhunu da koruyarak Connor'dan intikam almaya çalışması ama sonra dayanamayıp bundan vazgeçmesi çok gerçekçiydi. Tam burada Amerikan (aslında Hollywood demeli) sinemasıyla bağımsız İngiliz sinemasının farkı belirginleşiyor bana kalırsa. Sefil bir hayat yaşayıp bir şekilde bu hayattan kurtulmaya çalışma hikâyesi sıradan bir hikâye olabilir. Mesela bu bir Hollywood filmi olsaydı, Mia o hayatın içine sıkışıp kalmış büyük bir yetenek olurdu. Çok iyi dans ediyor ve bir şekilde "yırtmasını" sağlayacak bir yarışmaya vs hazırlanıyor olurdu. Ama bizim Mia berbat dans ediyor :) Kimseden bir yardım almadan, kendi kendine, sırf bu ona kendisini iyi hissettirdiği için, belirgin bir amacı olmadan dans ediyor... Yani bir anda keşfedilip büyük bir yıldız olan kızın pırıltılı hikâyesi değil bu. Connor'un evini bulup gizlice içeri girdiğinde, salondaki sahne de şahaneydi bence! İnsanın canı acıyorken ve içinde nereye yönlendireceğinden emin olamadığı bir öfke varken yapabileceği kadar insansı ama saçma bir hareket :) Film bu şekilde de özetlenebilir bir bakıma; yalın, öfkeli ama etkili. Cardiff'e gitmeden önce annesiyle vedalaşırkenki sahne de çok tatlıydı... 
Mia rolünü oynayan Katie Jarvis'in (1991) de Tilbury'de yaşayan ve yönetmenin asistanlardan biri tarafından, tren istasyonunda erkek arkadaşıyla kavga ederken keşfedilmiş, aynı Mia gibi bir kız olması da filmin etkisini kuvvetlendiriyor. Katie'nin ne oyunculuk tecrübesi ne de daha önce dans etmişliği varmış. Hatta çekimler yapılırken herkesin dışarı çıkmasını istiyormuş dans etmek için... Kendisi için çok zor bir rol olmasa da daha önce hiç kamera karşısında bulunmamış biri için oldukça iyi iş çıkarmış! 


Bu arada film için birkaç yerde yazılmış eleştirileri okurken, kimilerinin bazı sahnelerin abartılı olabileceğini düşündüklerini gördüm. Küçük yaşta alkol ve sigara kullanımı (Mia'nın kardeşi Tyler'ın), yaşanılan hayat vs onlara abartılı gelmiş... Buna benzer görüntülere bizzat şahit olmuş biri olarak, ne yazık ki hiç de abartı değil filmde görülenler. Manchester'da yaşadığım dönemde sokakta sürekli küçücük ama koca kadın gibi takılan kızlar ve yanlarında gezdirdikleri çocukları görüyordum. 15 yaşında kızlar birbirleriyle bağıra çağıra ve küfürler ederek konuşurken, o küçük bebekler yollarda, otobüs/trenlerde ya da mağazalarda resmen yerlerde sürünüyor ve kimsenin umurunda olmuyor. Sonra küçük anne çocuğun yokluğunu fark edip buluyor onu, bir güzel de pataklıyor yerde süründüğü için... İngilizler bu aralar genç nüfuslarını toparlamak için birtakım önlemler almaya çalışıyorlar ama ne kadar başarılı olabilirler bilemiyorum.

O Ano em Que Meus Pais Saíram de Férias (The Year My Parents Went on Vacation)

Eylül 08, 2010


2006 yapımı, yönetmen Carlos Imperio Hamburger imzalı, 1970 yılını konu alan bir Brezilya filmi O Ano em Que Meus Pais Saíram de Férias.  Askerî cunta yönetimindeki 1970 Brezilyası'nda, tam da Meksika Dünya Kupası'nın öncesinde, siyasi sebeplerden ötürü anne-babasından (solcu anne-baba kaçmak zorundadır) ayrılıp dedesinin yanında kalmak zorunda bırakılan Mauro'nun hikâyesini anlatıyor. 
Nedenini anlamadığı bir şekilde, annesi ve babası "tatile" giderken, yaz tatilini dedesinin yanında geçirmek zorunda kalan 12 yaşındaki Mauro, apartmanın önünde anne-babasıyla vedalaştıktan sonra elindeki adrese baka baka dedesinin evini bulur. Tüm gücüyle kapıyı çalmasına rağmen kapıyı açan olmaz. Çaresiz bir şekilde kendi kendine oyalanıp dedesinin eve gelmesini bekleyen Mauro, dedesinin yan komşusu Shlomo'nun gelip kötü haberi vermesiyle yapayalnız ortada kalır: Dedesi o sabah ölmüştür... 


Ne yapacağını bilmeden çocuğu yanına alan Shlomo, konuyu mensubu olduğu Brezilya Yahudi cemaatine taşır ve Tanrı'nın, kapısının önüne bıraktığı bu çocuğa, tıpkı Tevrat'ta anlatılan firavunun kızının Nil'in kenarında bulduğu çocuk Moishale'ye baktığı gibi Shlomo'nun bakmasına karar verilir. Zamanla Mauro mahallenin bir parçası haline gelir. Gündüzlerini dedesinin evinde geçirip sabah kahvaltılarını ve akşam yemeğini -bundan pek hoşlanmasa da- Shlomo'yla yemeye başlar. Öğle yemeklerini daha çok seviyordur, çünkü her gün başka bir komşunun evinde birbirinden güzel yemekler yemektedir. 


Tam bir futbol tutkunu olan Mauro'nun en çok öne çıkan ve insanın içini burkan özelliği, içine düştüğü durumu sükunetle kabullenip, annesi-babası gelene dek, kimseye ihtiyaç duymadan kendi kendini oyalayıp eğlendirebilmesi... O yıl dünyada ilk defa uydudan yayınlanacak olan Dünya Kupası yaklaşırken, mahallenin Erkek Fatma'sı Hanna'nın yardımıyla insan içine karışan Mauro'nun heyecanı da iki katına çıkar çünkü babası kupa zamanı döneceklerini söylemiştir. Kupa başlayıp Brezilya maçlarını kazandıkça gerçek anlamda 7'den 70'e herkesin kapıldığı o futbol coşkusu, futbolun insanları birleştirici gücü, izleyenlerin içini ısıtıp yüzünü güldürürken Mauro'nun sevinci kursağında kalmaktadır çünkü annesi ve babası hâlâ ortalıkta yoktur... 


Tadını kaçırmamak için buradan sonrası anlatmıyorum. Toparlamak gerekirse; günümüzde artık yitirmiş olduğumuz dostluklara, komşuluklara, yardımlaşmaya, bir gruba ait olmaya, yalnızlığa, çocukluğa, sokakta oynamaya, mahalle maçlarına, birbirine karışan hüzün ve neşeye dair bir film... Az ama öz oyunculuklarla, naif siyasi göndermelerle işlenmiş, fazlasıyla içten, kaçırılmaması gereken bir film.        

Vernon God Little

Eylül 05, 2010


Avustralya kökenli yazar Peter Finlay'in "DBC (Dirty But Clean) Pierre" adıyla yayınladığı ve 2003 yılında Man Booker Ödülü'nü kazandığı Vernon God Littleddarkogerry bahsedene dek -nasıl olduysa- hiç duymamıştım. Kitaptan öyle bir sevgiyle bahsetti ki hemen neymiş ne değilmiş diye araştırmaya koyuldum. (Tam bu noktada yaşanan heyecana bayılırım: "Galiba çok güzel bir kitap keşfetmek üzereyim!") 
Wikipedia'ya göre eski bir sanatçı, karikatürist, fotoğrafçı ve film yapımcısı olan Peter Finlay daha sonradan dolandırıcılık ve hırsızlıkla suçlanmış ve Vernon God Little'ı, bir süre terapi görüp kendini toparlamaya çalıştığı Londra'da işsiz olduğu bir dönemde, etrafını saran kültüre karşı bir tepki olarak yazmış. 
Gelelim kitaba... Texas'ın Martirio kasabasında annesiyle birlikte kendi halinde yaşayıp giden 15 yaşındaki Vernon Gregory Little'ın yaşamı, en yakın arkadaşı Jesus Navarro'nun 16 sınıf arkadaşını öldürüp sonra da intihar etmesiyle bir anda değişiyor. Tek görgü tanığı, öğretmenleri Mr. Nuckles'ın da olayın şokuyla konuşamaz hale gelmesiyle tüm şüpheler Vernon'un üzerine çekildiğinde, onun için tanıklık edecek kimse kalmıyor. Ve olaylar aniden öyle bir hızla Vernon'un aleyhine gelişiyor ki, suçsuz olduğu halde Meksika'ya kaçmaktan başka çaresi kalmıyor...

Kitap Türkçe'de "Tanrı Vernon Little" adıyla ve "Ölüm huzurunda yazılmış bir 21. yüzyıl komedisi" alt lejantıyla, Arzu Taşçıoğlu'nun çevirisiyle Plan B Yayıncılık tarafından yayımlanmış. Tanıtım yazısı şu şekilde:

"Ölüm huzurunda yazılmış bir 21. yüzyıl komedisi. Gerçek bir kara mizah. Hem adalet sistemi hem de eğitim sistemini ağır bir dille eleştiren bu "ciddi" kitabı okurken "kahkahalarla" güleceksiniz. 
15 yaşındaki Vernon'ın başı dertte. 16 sınıf arkadaşı bir katliamda öldü. Medyada kariyer edinmek için her şeyi yapabilecek bir adam ve işini kaybetmemek için bir ay içinde bir müebbet suçlusu bulmak zorunda olan Şerif Yardımcısı, Vernon'ın hayatını cehenneme çeviriyor."

Kitap hakkında araştırma yaparken, kitabın en çok öne çıkan özelliğinin kara bir mizahla örülmüş alaycı ve eğlenceli dili olduğunu öğrendiğim için Türkçe çevirisini değil orijinalini okudum. Okurken de Türkçe'ye çevrilmesi epey zor olacak ya da çevrilse bile anlamından bir şeyler kaybedecek bölümlere rastladım. Kitabın adı bile buna örnek aslında. Kitabın adının Vernon God Little (God Vernon Little değil) olmasının sebebi, Vernon'un kitap boyunca, başı sıkıştığı ya da kendisiyle insafsızca dalga geçtiği yerlerde içinde bulunduğu duruma göre kendisine isimler takması ve kitabın sonunda olan olaylara bir gönderme yapması. Gregory olan diğer isminin yerine yine G ile başlayan kelimeler getiriyor sürekli. Örneğin Meksika'da bir barda sarhoş olup sızdıktan sonra sabah üzerinde kendisine ait olmayan ama cebinde 200 peso bulunan bir pantolonla uyandığında Vernon Gates Little diyor kendisine, Meksikalı kamyon şoförleriyle takılırken de Vernon Gonzales Little :) Tanrı Vernon Little diye çevrildi diye bir şey olmaz ama dediğim gibi, yazarın kurduğu küçük oyun bozulmuş oluyor...
Kitap, ana hikâye olarak suçsuz yere hüküm giydirilen ve kendisini ifade edemediği için sürekli bir şeyleri berbat eden Vernon'un başından geçenleri kara komedi tadında anlatırken, arka planda da şahane bir Amerikan medyası ve toplumu eleştirisi sunuyor. Küçük kasaba hayatı, dedikodular, birbirini çekememeler, olaylara verdikleri tepkiler, kendi çıkarları için kolayca ikna edilmeleri vs sinirinizi bozacak kadar gerçekçi...  
Vernon'un annesi olacak o Doris Little, kitabı okurken beni çok zorladı. Vernon'un hayatını cehenneme çeviren asıl adam olan Eulalio Ledesma'nın Vernon'un özel hayatına bir daha çıkmamak üzere girdiği sahnede (Vernon eve döndüğünde) "Yok artık bu kadar da olmaz," deyip atacaktım kitabı elimden! Dünya üzerinde böyle bir insan, böyle bir anne olabilir mi gerçekten? Kadının neredeyse hiçbir annelik güdüsü göstermemesi belki de DBC Pierre'in bir zayıflığıdır... Ledesma, namıdiğer Lally ya da Lalito ise, insan denen yaratığın çıkarı için neler yapabileceğinin nefis bir portresini çiziyor. Doris'in arkadaşları Pam, Georgette, Leona ve Betty de "American housewife" kavramının ete kemiğe bürünmüş halleri... 

Kurgunun birçok kısmının gerçeklik açısından sorunlu ve zayıf olduğunu düşünsem de, yazarın niyetinin bu olduğunu sanmadığım için bunun üzerinde fazla durmuyorum. DBC Pierre'in dili gerçekten de akıcı, zeki bir alaycılık ve kara mizah anlayışıyla süslü. Yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim: Kitap, ilk yarısında çok sıkıldığınız ama işleri yarım bırakmayı sevmediğiniz için salondan çıkmayıp, sonunda çok beğendiğiniz filmlere benziyor. Vernon'un Meksika'ya kaçtığı bölüme kadar biraz fazla tutuk ve kuru şekilde ilerliyor ve bana kalırsa bazı bölümler fazla uzun tutulmuş, bazıları gereksiz olmuş. Ama firarın başladığı andan itibaren kitabın temposu bir anda yükseliyor ve heyecanı sonuna kadar koruyup başarılı bir kurguyla kapanış yapıyor. [Birleşik Krallık'ta yapılan bir ankete katılan 4.000 Britanyalının %35'i kitabı okumaya başladığını ama yarım bıraktığını belirtmiş; haksız sayılmam öyleyse, değil mi?]
Son tahlilde: Vernon God Little güzel bir kitap, ilk kısımlarının sabırla okunup ikinci bölümünün keyfine varılması gereken bir kitap. Hatta bana kalırsa, 15-20 yaşlarındayken okunursa daha fazla keyif alınacak bir kitap; hediye etmek isteyeceğiniz tanıdıklarınız varsa iyi bir seçim olacaktır :)           

Başka Dilde Aşk | Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?

Ağustos 22, 2010


Bugün Türkmax kanalında tesadüfen, ne zamandır methini duyduğum film Başka Dilde Aşk'a rastladım ve hemen izlemeye koyuldum. Başrollerinde Mert Fırat ve Saadet Işıl Aksoy'un olduğu, senaryosunun Mert Fırat ve filmin yönetmeni İlksen Başarır tarafından yazıldığı film, işitme engelli Onur'la "duyusal" bir engeli olmayan Zeynep'in aşkının hikâyesini konu alıyor. 
Her şeyin ötesinde, yapılmamış bir şeyi yaptığı için nazarımda 1-0 önde başlıyor Başka Dilde Aşk. Ortak arkadaşlarının bir partisinde tesadüfen tanışan Zeynep ve Onur, kendilerini, belki de hiç beklemedikleri bir anda sürpriz bir aşkın kucağında buluveriyorlar.
Zeynep bir çağrı merkezinde çalışıyor ve bütün gün telefonda laf anlamak bilmeyen ve sefil hayatında sonunda kendisinin de bağırıp çağırabileceği, aşağılayıp hakaret edebileceği birilerini bulduğu için çağrı merkezini arayan insanlarla konuşuyor. Küçücük kutulara hapsedilmiş ama sürekli gözetim altında, robot gibi görülüp köle gibi muamele edilerek, günde bilmem kaç saat çalışıp karşılığında, yıpranan sinirlerini tazmin edemeyecek bir para kazanıyor...
Onur ise grafik tasarım mezunu olduğu halde, işitme engelli olduğu için kendi mesleğini yapma fırsatı bulamıyor ve sessizliğin kural olduğu bir kütüphanede memurluk yapıyor. [Burada bir kitapsever olarak, Onur'un hem kütüphanede çalışmasından hem de sessiz dünyasına ses katacak bir araç olacağından dolayı kitaplarla daha özel bir ilişki kurmuş olduğunu görmeyi beklediğimi söylemek istiyorum. Tamam Aragon güzel ama, yetmez ki...] Ama Sezar'ın hakkı Sezar'a; Mert Fırat oldukça iyi oynuyordu bence. Hele o sinirden kudurduğu sahnelerin hakkını vermiş bana kalırsa. Saadet Işıl Aksoy da fena değil, ama bana o kız fazla donuk geliyor, o yüzden bilmiyorum belki daha sıcak birisi oynasa Zeynep karakterine daha çok ısınırdım...


-----Fena halde spoiler-----
Filmdeki en güzel sahnelerden biri, tanıştıkları partide Zeynep'in kendisi anlamayıp arkadaşlarından Onur'un sağır olduğunu duyduğunda yaşadığı bir-iki saniyelik şaşkınlığın ardından büyük bir sevinçle "Hayatımın erkeğini buldum, hem de hiç konuşmuyor," nidasıyla Onur'un üstüne atladığı sahneydi :) İkincisi ise kavga ettikleri sırada Zeynep'in "Sen benimle birlikte olmak için ne yaptın? Ben sürekli çabalıyorum seni daha iyi anlamak için, senin için işaret dili öğreniyorum ve değişiyorum. Daha bugün buraya taşınıyordum, hayatımı değiştiriyordum be," şeklinde çocuğa çemkirdiği sahne. Biraz daha hassas olması gerekirdi ama kızın da orada     sinirleri laçka olmuş durumda. Son olarak da Zeynep'in gizlice eşyalarını almak için eve geldiğinde son anda Onur'a yakalandığı ve nasılsa duyamayacağı için bağıra bağıra ağlamaya başladığı sahne. İçimi acıttı resmen, Onur'un ruhu bile duymadan çıkıp gitti kız... 
-----Fena halde spoiler bitti-----

Film temelde güzeldi ama Zeynep'in ailesinin durumu, Onur'un ev sahibi ve kardeşinin hikâyesi, Zeynep'in eski sevgilisi Aras'ın hikâyesi falan tam oturtulamadığı için rahatsız ediyordu. Çağrı merkezi çalışanları ve isyan etmeleri mevzusunun altından da çok iyi kalkamamışlar bana kalırsa, daha etkileyici olabilirdi... Son bir şey: Zeynep'in, Onur'un annesinin restoranında çalışan engelli kızı kıskanması ve sonrasında yoldaki kavgaları çok kötüydü. İyi bir nokta yakalayıp becerememişler, çok havada kaldı, bariz bir şekilde "bana bakarak konuş" olayını vurgulamak için yazılmış o sahne, ama olmamış bebişim :) 


Ama yine de izlemenizi, insan denen mahlukun ne aşağılık olabileceğini tekrar görmenizi, izlerken sevgilinizle/eşinizle birlikte evinizi nasıl döşeyeceğinizi, nasıl eğleneceğinizi vs hayal etmenizi ve karşınızdaki insanları eleştirmeden önce anlamaya çalışmanızı tavsiye ederim.   

Please follow me...

Sosyal medyanın insanları bir "dikizleme kültürü"ne doğru sürüklediğini, Hal Niedzviecki, Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan kitabı Dikizleme Günlüğü'nde şahane bir şekilde anlatır. Facebook, Twitter, Friendfeed, Formspring.me vs gibi birçok sosyal medya ağında insanlar tanıdıkları tanımadıkları bir sürü kişiyi takip ediyorlar. Bunun ayrı bir mecrası da benim de üyesi bulunduğum blogosfer; varolan ve her geçen gün yenileri eklenen kişisel bloglar.
İnsanlar düşüncelerini burada paylaşmaya başlıyorlar, sonra kendilerini takip eden birileri çıktıkça bu işten daha çok keyif alıyor ve bir süre sonra izleyicilerine adeta bağımlı hale geliyor, bloglarında yaşamaya başlamış gibi bir tavır içine giriyorlar. Dolayısıyla takipçi sayısını artırmak için bloglarını duyurma çalışma çabası daim hale geliyor. Bunun bir yolu da takipçilere hediyeler sunmak. Çeşitli bloglar üzerinden çeşitli ürünlere sahip olabilirsiniz; yapmanız gereken tek şey o blogun takipçisi olmak, yorum yapmak, söz konusu blogu kendi blogunuzda tanıtmak, favori bloglarınızı listelediğiniz blogroll'unuza dahil etmek vs. Hediye büyüdükçe blogu anasayfanız yapmanız bile gerekebilir, dikkat :P
Blog kişisel bir şey, insan orada istediğini yapar elbette ama ben de fikrimi söylüyorum kendi blogumda: Ne saçma şey bu ya, çocuğu şekerle kandırmak gibi... Almost pathetic :)

Denize nazır kahvaltı

Beni tanıyanlar bilir, ne sabah erkenden uyanmayı ne de öyle oturup klasik kahvaltı etmeyi severim. Benim kahvaltım nescafeli sütten (a.k.a. begümsüt) oluşur!.. Ama dün çok sevdiğim bir arkadaşımın doğumgünü olduğu için, kendisine kıyak geçip kızlarla birlikte Fenerbahçe'ye kahvaltıya gittim. Epey zamandır da Fenerbahçe'ye gitmemiştim gündüz gözüyle, iyi oldu yani. 
Yol kenarında sıralanan kafelerden, renkli renkli minderleri ve masa-sandalyeleriyle bize en sevimli gelenine, Cafe Bahçe'ye oturduk. 17.50 TL'ye sabah 8.30'dan saat 15.30'a kadar süren açık büfe kahvaltı (brunch) hizmeti sunuyorlar. Peynirler, salamlar, ballar, reçeller, tahin-pekmezler, nutellalar falan her şey tastamam. Üstüne börekler, kurabiyeler, simitler, yumurtalar ve meyveler vs de cabası! Sınırsız çay, meşrubat (seçenek sınırlı elbette), süt ve su veriyorlar. 


Biten her şey de yenileniyor, böylece erkenden kalkmak zorunda olmadan ağzınızın tadıyla kahvaltı etme fırsatınız oluyor. Buna benzer açık büfe kahvaltı seçeneklerini civardaki diğer kafeler de sunuyor; kimisi aynı fiyata, kimi biraz daha pahalıya... Duyanlar duymayanlara duyursun :) İnanmayan buradan baksın  


yeni bir şeyler arayanlara...

Ağustos 16, 2010


Epey bir zaman önce burada bahsetmiştim ama hem size hem kendime yeniden hatırlatayım dedim. Yeni filmler, diziler, gruplar, vokaller, oyunlar, kitaplar vs arıyorsanız www.orgalink.net'i kesinlikle tavsiye ediyorum. Kısa bir form doldurmak suretiyle kolaycacık üye olabilir ve zengin bir kaynağın içine dalabilirsiniz :) 

film, teknolocik koltukta izlenir...

Tatilden, şirketlerin yeni modası, her koltuğun arkasında ekran olan otobüslerden biriyle döndük. Benim uykum kaçtı ve oturup iki tane film izledim: Juno ve The Devil Wears Prada. 


İlk lafım Juno'ya: hayatımda senin kadar overrated film görmedim. Daha önce birçok kişiden methini duymuş, hakkında iyi şeyler okumuştum ve hazır önüme çıkmışken izleyeyim dedim. Filmin Türkçe dublajlı olmasının, kalitesinde belli bir oranda düşüşe yol açtığını en başından kabul ediyorum. Ama yine de, hiçbir özelliği ve orijinalliği bulunmayan, gerçekle alakası olmayan ve de Juno rolündeki Ellen Page haricinde kimsenin doğru dürüst bir oyunculuk sergileyemediği filmin hangi akla hizmet bu kadar abartıldığını anlamadım. Yok Oscar'a aday gösterilmeler falan... Jennifer Garner'ı da hiç sevmem, kadın ne yapıp edip sevimli olması gereken filmleri berbat etmeyi başarıyor!.. Üvey annenin köpek geyiği falan ne kadar saçmaydı ya... İzlemediyseniz ve merakınızdan ölmüyorsanız, zamanınızı harcamayın derim; bir gün bir otobüs yolculuğunda denk gelirseniz izlersiniz :)

İkinci filmim The Devil Wears Prada epey eskimiş bir film ama izlememiş olduğum için, tercihimi bundan yana kullandım. Yine hiç sevmediğim bir oyuncu olan Anne Hathaway ve Meryl Streep başroldeler görüldüğü üzere. Vogue dergisi genel yayın yönetmeni Anna Wintour'un yanında asistanlığa başlayan Lauren Weisberger'in, moda dünyasının perde arkasını anlattığı romanından sinemaya uyarlanmış. İşlerin nasıl yürüdüğünü ve neden benim asla moda tasarımı yapamayacağımı bana hatırlatması açısından yararlı oldu bünyem için... Bir de Meryl Streep'in harika performansını görmüş oldum. O bembeyaz saçları ve bakışları, mimikleriyle harikaydı! Onun dışında fazla bir şey yok zaten... Ama Anne Hathaway'in yerinde olsam yapımcılara biraz alınırdım doğrusu; kendisinin ikinci defa çirkin ördek yavrusundan güzel kuğuya dönüşmesini izledim (bkz. The Princess Diaries). Demek ki bu kızı böyle görüyorlar :)) Eğer filmi hâlâ izlemediyseniz, -hakkında girilen birkaç entryde de gördüğüm üzere- yağmurlu bir havada, tercihen bir kız arkadaşınızla (kıyafetlerin ve ayakkabıların hakkını vererek), kahvenizi yudumlayarak izleyebilirsiniz... Kesmezse üstüne de The September Issue'yu izleyip, karşılaştırma yaparsınız :)    

Nasıl anlatsam, nereden başlasam... Bodrum, Bodrum...

Ağustos 15, 2010



Bu tatilde Bodrum'daydık. Tatile çıkana dek o kadar yorulmuştum ve dinlenmeye o kadar ihtiyacım vardı ki, iple çektim yola çıkacağımız günü... Hal böyle olunca beklentisi de yükseliyor insanın, Bodrum'un yaşattığı hayal kırıklığının bir kısmını buna bağlayabilirim herhalde...
Birkaç yıldır Çeşme popülerleşip Bodrum tayfası o tarafa kaymışken, bu sene Bodrum'un daha iyi olacağını düşünüyordum. Ama yanılmışım; Bodrum geceleri adeta ikiye ayrılmış gibiydi. Bodrum merkezde ve özellikle barlar sokağında yaş ortalaması 19-20'ydi, Türkbükü'nde ise 29-30! Barlar sokağı da saçma sapan bir hale gelmişti, bir yere gitmeden evvel oturalım biramızı, 4TL'ye tekilamızı içelim, muhabbet edelim diyemiyor insan... Her mekân gece kulübü olma iddiasında maşallah, müzik gümbür gümbür ve her yerde başka şarkı çalındığı için sesler birbirine karışıp fena halde kafasını ütülüyor insanın! [evet, yaşlanıyorum :)]
Her zamanki gibi gidilecek en güzel yer Mavi'ydi; barmenin kokteyl hazırlamadaki üstün başarısızlığı da olmasaydı keşke... Bayıla bayıla içtiğim margaritaların tadını o kadar özlemişken, feci hüsrana uğradım. Diğer kokteyller de oldukça kötüydü ama ne yalan söyleyeyim, (epey) bol alkollüydü! Böyle giderse zarar ederler :P        Bora Uzer ve Kangroove her zamanki gibi iyiydi; hatta gittiğimiz bir gece Jehan Barbur da oradaydı ve belki kısacık da olsa çıkıp bir şey söyler diye bekledim ama uzaktan şarkılara eşlik etmekle yetindi :)
Onun dışında Fink her gece çok kalabalıktı, Türkbükü'ne gittiğimizde ise ses yasağından dolayı ceza alınan haftaya denk geldiğimiz için her yer boş ve sessizdi. Ki bu bizim için iyi bir şeydi aslında, serin ve sakin bir gece geçirdik. Sonrasında ise bir baktık, herkes en sondaki Maki Otel'in barında toplanmış, müzik çalıyor, içerisi tıklım tıklım, ama yaş ortalaması o kadar yüksek ki kimse dans etmiyor :))
Gündüz desen; oteller, beach clublar falan derken restoran ve kafeler de allahın denizini parsellemeye başlamışlar. Gördüğüm kadarıyla halk plajı diye bir şey kalmamış; kuş uçmaz kervan geçmez yerlerden denize girecek herhalde insanlar...


Son günümüzü de tavsiye üzerine Xuma Beach'e giderek değerlendirdik; iyi bir seçimdi bana kalırsa. Haftasonu elbette daha hareketli oluyordur ama biz haftaiçi gittiğimizde, ağaçlar arasında, dedeler-torunlar maaile gelinmiş, sakin bir yer şeklindeydi. Denizi güzeldi; ne buz gibi ne hamam gibi, tam kıvamında. Girişte alınan 65TL'yi de içeride harcamak üzere kol saati gibi tasarlanmış bir sisteme yüklüyorlar. Bu fiyata gayet doyurucu bir öğlen yemeği yiyip bir-iki de içecek alabiliyorsunuz (tabii kokteyl değil bahsettiğim içecekler, soft drink). İstanbul'da havuza verilen paralara çok acıyorum, keşke böyle bir sistem yapsalar, en azından verdiğim para yemek olarak bana geri döner :)
Son olarak da; Hande Yener'in "Bodrum"undan, Demet Akalın'ın "Evli, Mutlu, Çocuklu"sundan, Sertab Erener'in "Koparılan Çiçekler"inden, Tarkan'ın "Sevdanın Son Vuruşu" şarkısından tiksindim bu tatilde!.. Seneye bütün yıl boyunca para biriktirip tatilimi yurtdışında geçirmeyi hedefliyorum, hadi bakalım :)  

Artık sezonu açma zamanı...

Bir ayı aşkın zamandır blogumu ihmal ettiğimi fark ettim... Bunu aşırı sıcaklara ve yaz moduna bağlıyorum; kışın aklımdan taşan fikirler yazın bir türlü parmaklarımın ucundan dökülüp güzel kelimelere dönüşemediler!.. Ama bugün odamı da baştan aşağı temizleyip yeni şekline soktuktan sonra, bloguma da yeniden el atma zamanı geldi artık. (ilk adım: yeni puantiyeli arka plan!)
Bugün gerçekten çok yoruldum, ama şimdi görüyorum ki bu yorgunluğuma değmiş! Bir kısmını yeni alıp bir kısmını da evde imal ederek bir araya getirdiğim bembeyaz mobilyalarıma bakınca içim açılıyor :) Kitaplarım da orada burada tıkışmaktan kurtuldular... Tek eksiğim İngiltere'deki odamda sürekli kullandığım, yeşil elma ve yasemin kokulu oda spreyim :) Ekimde bir arkadaşım gelecek, ondan istesem ne kadar manyak olduğumu düşünür acaba? :)


Çok yakında tatil, Bodrum, e-kitap meselesi, yeni çeviri, yeni diziler ve filmler, ve tabii ki yepyeni kitap tanıtımları ve eleştirileriyle karşınıza çıkacağım.
Görüşmek üzere...

Yaz için (biraz gecikmeli) renkli arkaplan...

Temmuz 12, 2010

Aslında yaza girdiğimizden beri, siyah olarak tercih ettiğim temamı renklendirmeyi planlıyordum ama bir türlü karar veremiyordum nasıl bir şey yapacağıma... Bugün, Franny'nin beni haberdar ettiği www.shabbyblogs.com'a bir ziyaret daha yaptım ve bu arkaplan resmi çok hoşuma gitti. Renklerle de biraz oynayınca güzel oldu. Tek sorun, blogumu ilk açtığımda yaptığım header'ımı değiştirmek... Ama bunu o zamanlar Illustrator'la yapmıştım ve şimdi netbookumda yüklü değil tabii; buradaki resmi alıp içerideki bilgisayarda Illustrator'da renklendirmeye de çok feci üşeniyorum :) Neyse, şimdilik biraz dursun da bir çaresine bakacağız artık...

Pretty Little Liars...

Temmuz 11, 2010


ABC kanalının haziran ayında başlayan yeni dizisi Pretty Little Liars nasıl bir şeymiş merak ettim, henüz piyasada olan 5 bölümü bu haftasonu izledim. Tarifi şöyle: biraz Gossip Girl, biraz Desperate Houswives, üstüne de I Know What You Did Last Summer sosu...
Rosewood adlı küçük bir banliyö kasabasında yaşayan beş güzel lise öğrencisi olan Alison, Hanna, Spencer, Emily ve Aria'nın hayatları, Alison'ın bir gün ortadan kaybolmasıyla bir anda değişir. O gece gerçekte neler olduğunu kimseye söylemeyeceklerine yemin eden kızlar, bu sırrın onları birbirine bağlayacağı fikrinin aksine bir yıl içerisinde birbirlerinden uzaklaşırlar. Ta ki A adlı kişiden kendi sırlarına dair mesajlar almaya başlayıp neler olduğunu anlamak için yeniden bir araya gelene dek...
Tabii ki tüm Amerikan gençlik dizilerinde olduğu gibi ağır bir "daddy issues" teması var. Aria'nın babası annesini aldatıyor ve bunu Aria gözleriyle görüyor; Hanna'nın babası annesini terk edip gidiyor, Spencer'ın babası ondan "mükemmel kız" olmasını istiyor, Emily'nin babası var mı yok mu henüz onu bile bilmiyoruz... Bunun üzerine biraz öğrenci-öğretmen aşkı, biraz eşcinsellik davası, biraz kardeş kavgası ekledik mi tamamdır!
Anlayacağınız dizi tamamen klişelerden ibaret, yeni olan hiçbir şey yok ama yazın piyasaya sürmüş olmaları da insanların aklında nasıl "yaz kitabı" diye bir şey varsa aynen o şekilde bir "yaz dizisi"nin de var olduğunu bildiklerini düşündürüyor. Yaz sıcağında fizik mizik düşünüp teori üretemem diyenler için ideal :) Kızlar fena değil, ama mahalleye yeni gelen ve Alison'ın evine taşınan kız (Maya) bana fazlasıyla Buffy'deki Drusilla'yı anımsatıyor! Kıyafetler, makyajlar falan da güzel; elbette ki Gossip Girl standardında değil, burası mütevazı bir banliyö kasabası sonuçta... Yalnız Aria'nın sevgilisi İngilizce öğretmeni Mr. Fitz olmasa dizide yakışıklı tip yok, orası olmamış... Kendisini Ian Harding canlandırıyor ve evet, inanması zor ama hem Alman asıllı hem de 1986 doğumlu!!
Kızlar arasında favorilerim Emily karakterini canlandıran Shay Mitchell ve Hanna karakterini canlandıran Ashley Benson. Hem kendileri güzel hem tarzları... Aria rolündeki Lucy Hale'in de gözleri güzel ama kafası vücuduna göre fazla büyük :) Benden başka izleyen, fikri olan?



     

Beyaz Şah

Temmuz 07, 2010


İlk çıktığından beri almak istiyordum György Dragoman'ın kitabı Beyaz Şah'ı, on gün kadar önce Kitapturk'ün indiriminden faydalanıp aldım. Hemen de okuyup bitirdim. Çavuşesku Romanyası'nda yaşanan olayları, babası gizli polis tarafından tutuklanıp bir çalışma kampına kapatılan 11 yaşındaki Cata'nın gözünden anlatan kitap bir roman olarak kurgulanmış. Ancak bölümler, birbirleri arasında bağlantılar olmasına rağmen fazlasıyla net bir şekilde ayrılıyor ve her birinde ayrı bir öykü tadının yakalanmasına imkân tanıyor.
Durumun vehametine, şartların insanlık dışı niteliğine rağmen, Cata'nın dilinden dökülen her şey kirinden pasından sıyrılıp öyle naif şeylere dönüşüyor ki, kimi zaman o harika dilin heyecanına ve temposuna kapılıp Cata ve arkadaşlarının maceralarına ortak oluyorsunuz... ama sonra öyle bir şey oluyor ki "gerçek" hayatta, küt diye duvara toslamış gibi hissediyorsunuz kendinizi...
György Dragoman Beyaz Şah'ta sevgiyi, özlemi, öfkeyi, heyecanı, korkuyu, vahşiliği, acıyı damıtıp damla damla akıtmış satırların arasına... Bastığınız yerde altınızdan halıyı hızla çekip alacak, güldürürken gözlerinizden yaşlar fışkırtabilecek nitelikte! Gün Benderli çevirisi de muhteşem; olaylar Türkiye'de geçse yazarın Türk olduğuna emin olursunuz, o derece... Kaçırmayın derim.    

Bloggerlığa geri dönüş çabaları...

Zamanım yokken sürekli aklımdan fikirler taşıyordu, notlar alıyordum şunu da yazarım, bunu da koyarım bloguma diye; gel gör ki, şimdi zamanım var ama hevesim yok!.. Sıcaktan mıdır anlamadım, hâlâ tonlarca blog takip etmeme ve yenilerini keşfetmeye çalışmama rağmen kendi bloguma bir şey yazasım gelmiyor ne zamandır... Kesinlikle tatil ve yenilenme ihtiyacı içerisindeyim, ama ona da yirmi gün var :( Bu arada bir-iki ısınma turu yapayım madem...


Dizilere sezon arası verilince kanallarda bir hareketlenme oldu, film falan yayınlar oldular. Geçen gün Turkmax'te bir filme rastladık annemle: Aşk Geliyorum Demez. Başrollerinde Bergüzar Korel ve Tolgahan Sayışman oynuyor. Feci klişe ve kotarılmış bir film, ama tek bir sahne için yazıyorum tüm bunları. Miran Dayı rolündeki Altan Erkekli'nin güzel bir rakı sofrasında şarkı söylediği sahne, çok hoşuma gitti. Buyurun buradan izleyebilirsiniz.


Asıl filmimiz Julie&Julia. Başrollerini Meryl Streep ve Amy Adams'ın oynadığı, iki gerçek hikayeye dayanan yemek temalı bir film kendisi. Birçok kişiden methini duyup eğlenceli olacağına inanarak annemle birlikte izlemeye karar vermiştim. Geçen akşam sonunda vakit bulup izleyebildik. Ancak sanıyorum Meryl Streep'in başarıyla canlandırdığına inandığım Julia karakterinin konuşma ve ses tonu bizim kendimizi filme kaptırmamızı engelledi. Kadının sürekli ayyyhh, oyyhhh, hahahahaa sesleri eşliğinde konuşması beni deli etti, o yüzden film boyunca suratımdaki buruşukluk silinmedi.
Hikaye gerçekten ilginç, güzelce harmanlanmış evet, ama enteresan bir şekilde -aslında fazlasıyla uzun olan filmde- her şey bir anda olup bitiveriyor gibi bir hisse kapıldım ben. Julia ve kocası Paul oradan oraya taşınırken, Julie de tarifleri tamamlamaya çalışıyor... Filme görsel açıdan çok fazla zenginlik katabilecek malzeme olmasına rağmen bundan yeterince yararlanılmamasının şaşırtıcı olduğunu söyleyebilirim öncelikle. Julie'nin mutfağı o kadar küçüktü ve kendisi mutfakta o kadar çok çırpınıyordu ki, o yemeklerin görsel zevkine varamadık bir türlü...
Açtığı blogun yavaş yavaş büyümesi süreci de zevksiz anlatılmıştı; kız bloguyla her şeyi başkalarından öğrendi neredeyse! Akıllıca detaylar oldukça keyif katabilirdi bu sahnelere bana kalırsa...
Böyle etrafımda çoğu kişinin çok beğenip benim beğenmediğim şeyler kendimi inanılmaz sorgulamama neden oluyor! Tamam, sıkıcı derecesine varabilecek ölçüde gerçekçi bir insan olduğumun ve hayaller ve absürdlükler aleminde pek yerimin olmadığının farkındayım ama beğenmek bu kadar da kolay olmamalı ya :) Zaten illa Fransızca konuşma çabalarına, Paris hayranlığına, Fransa'nın neresi gösterilirse gösterilsin "ayyy çok güzeeelll" nidalarıyla karşılanmasına dayanamıyorum (bkz. An Education filmi). Yani birtakım hoş görüntüleri klişelerle birleştirince ortaya güzel bir şey çıkacak diye bir şey yok, farklı ya da hoş bir şeyler de sunmalı izleyiciye... Akılda kalması, tekrar izlemek istemesi için... Bu filmi baştan sona tekrar izlemek isteyen olur mu, bilmem!.. [Bu agresifliğimin nedeni nedir onu da bilmiyorum gerçi :) ]

Editörün Gör Dediği -3- Yazın ne okuyalım?

Haziran 16, 2010

Afrika sıcaklarının kendini göstermesiyle birlikte, yaza kesin olarak girmiş bulunuyoruz. Herkes yavaş yavaş tatile gitmeye başlar, haftaya okulların da kapanmasıyla birlikte. Benim tatilime epey var ama şimdiden tatil için kitap araştırmalarına başladım bile!.. Benzer arayışlarda olanlar için geliyor; naçizane:

Hayatta Kalma Güncesi - Doris Lessing
çev. Püren Özgören
Can Yayınları

"Mutsuz çocukluklar, romancılar yaratır," diyen Doris Lessing, roman ve öykülerinde, 20. yüzyılın toplumsal ve politik kaosu içindeki bireylerin yaşam serüvenlerini anlatır.

Nobel ödüllü yazar Doris Lessing'in bu değişik ve çarpıcı romanı bir tür kıyamet öyküsü. Çevre kirliliği, hoyratça kullandığımız doğal kaynakların tükenişi, evsizlerin sayısı artarken sokak çetelerinin kural tanımazlığının kural haline gelişi, dilin yozlaşması ve yoksullaşması, iletişimsizlik, insanların büyük şehirlerden kaçmak zorunda kalışları ve kalabalıkların yerini alan ıssızlık... 

Lessing usta ve akıcı anlatımıyla, bütün bu olup bitenlerin görgü tanığı olan, hatta hiç tanımadığı bir çocuk-kadının sorumluluğunu da üstlenen yaşlıca bir kadının ağzından aktarıyor olayları. Yazarın kıvrak dili; insanların çaresiz durumlarda en olmayacak koşullara nasıl ayak uydurduklarını, bu koşullara rağmen yaşanan aşkları ve iktidar kavgalarını, hayata tutunmak için verilen savaşımı, çok etkileyici bir romanda biçimlendiriyor. (tanıtım bülteninden)

Vahşi İnsanlar - Dirk Wittenborn 
çev. Mesut Kondu
Ayrıntı Yayınları 


Finn Earl on beşinde bir yeniyetmedir. Masöz olarak çalışan, uyuşturucu bağımlısı annesiyle birlikte New York'ta yaşamaktadır. Çocuk denecek yaşta kendisini dünyaya getiren annesiyle arasındaki bağ güçlü olduğu kadar karmaşıktır da. O kadar ki, kimin yetişkin kimin çocuk olduğu bazen karışır. Bir anı diğerini tutmayan, kafasına estiği gibi yaşayan, sevgililerini eve getirmekten çekinmeyip yan odada onlarla resital verircesine sevişen annesi her ne kadar onu öfkeden kudurtsa da, tek bir kelimesiyle Finn'in kalbi hemen yumuşayıvermektedir. Bu arada Finn, Amazon ormanlarının vahşi insanlarından Yanomami kabilesiyle yaşayan, hiç görmediği antropolog babasını ziyaret etme planları yapmaktadır. Yolculuk için gerekli olan parayı verecek olan büyükbabasının gözünü boyamak amacıyla yaptıkları plan, annesinin uyuşturucu krizine girmesi ve bunun üzerine Finn'in annesi için kokain alırken yakayı ele vermesiyle suya düşer. Tabii böylece tüm hayallerine ve Yanomami'lere de veda etmek zorunda kalır.
Tüm bunların ardından anne oğul Amerika'nın en zengin eyaletlerinden New Jersey'de annesinin süper zengin bir eski müşterisinin malikânesine sığınır. Burada yeni bir hayat başlar onlar için; yeni bir aşk, yeni arkadaşlar… Ne var ki, Finn bu yeni hayatında, gerçek vahşi insanlarla karşılaşmak için uzak diyarlara gitmesi gerekmediğine, Amerikan hayatının orta yerinde her türlü vahşetin kol gezdiğine bizzat tanık olacak ve ilk ağızdan bize aktaracaktır.

Birçok eleştirmen tarafından Huckleberry Finn ve The Great Gatsby gibi çağımızın büyük romanları arasında sayılan Vahşi İnsanlar gerilimli bir aşkın öyküsünü anlatırken, Amerikan rüyasına sert eleştiriler de yöneltiyor.
İlginç hikâyesi, sivri dili, ustalıklı betimlemeleri ve olağanüstü atmosferiyle dikkat çeken Vahşi İnsanlar sinemaya da aktarılmış ve beyazperdede de büyük bir ilgi görmüştür. (tanıtım bülteninden)

Körler Ülkesi - Jess Walter
çev. Seçil Kıvrak
Siren Yayınları

Sıfır'ın yazarı Jess Walter'dan soluk soluğa okunacak ve zihinlerde film karesi gibi görüntüler bırakacak, tersine bir gerilim romanı: Körler Ülkesi. Bir gözü eksik bir adam, cesedin bulunmadığı bir cinayet, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir itiraf ve iç içe geçen, sınırları tekrar tekrar ihlal ederek yeniden şekillenen hayatlar... Gölge oyunlarına dayalı gerçekler açığa çıkmamak için direnirken, Edgar ödüllü yazar Jess Walter Körler Ülkesi'nde spotları geçmişe, kendimize söylediğimiz yalanlara ve illüzyonların yanıltıcı cephelerine tutuyor. Gerçeklerin dokusu bakan göze göre değişiyor, geçmişin sisi geleceğin rotasını hep perdeliyor. 

Dünya güvenli bir yer değil. 

"Jess Walter, takibe alınması gereken bir yazar."
Nick Hornby   (tanıtım bülteninden)

Bu ülkeye ekşisözlük ve benzeri platformlar neden çok gerekli?

Haziran 12, 2010


Geçen hafta Fatih Altaylı'yla başlayan, ardından Hıncal Uluç ve Ali Atıf Bir'in geldiği "köşeciler" ya da "köşe kadıları" arasında ekşisözlük'e sataşma ve kapattırmaya çalışma çabalarını izledik. Yok ekşisözlük "ekşimiş ruhların buluşma yeri"ymiş, yok yazarların anası babası belli değilmiş, yok başarılı insanlara haset duyup kompleksli yorumlarla onları karalıyorlarmış, yok okunmadıkça aslında yoklarmış falan fişman... 
Çeşitli yaş, yer ve alandan yaklaşık 27.000 yazarıyla, zilyon tane entrysiyle ekşisözlük Türkiye'nin ilk özgür ifade platformudur. Evet, içinde kimi zaman nasıl konuşulacağını bilmeyen insanlar da olabilir, hakaret içeren entryler giriliyor olabilir, ancak başından beri varolan moderasyon sistemiyle bu entryler kontrol edilip tehlikeli olanlar (gge) siliniyor. Ayrıca kendi içinde bile değerlendirme sistemi var ve yazarlar birbirlerinin yazdıklarına da iyi ya da kötü şekilde tepki gösterebiliyorlar. Bunun haricinde aklınıza gelebilecek en saçma sorunun bile cevabını bulabileceğiniz bir kaynak ekşisözlük. Kullanmayı bilenlere tabii... (Küfürlü yazıyorlar diyenler için alternatif sunuyorum: incisozluk; adı üzerinde inci gibi bir yer!)
Ekşisözlük ve benzeri platformlar bu ülkede "ünlüyüm" diye geçinen, televizyona çıkınca kendisini sanatçı oldum sanan insanların hadlerini bilmesi için çok gerekli! Etraflarındaki dalkavuklar tarafından egoları sürekli şişirilen çakma "celebrity"ler, ekşisözlük'e girip haklarında yazılan gerçekleri okuyunca katlanamıyorlar tabii. Onlar kendilerini çok güzel, çok yakışıklı, çok başarılı, çok havalı sanıyorken, oradaki insanların gözünde hiç olduklarını görünce kabullenemiyorlar. Ama görmezden geldikleri bir şey var: ekşisözlük yazarları gerçekten iyi işler yapan, başarılı olan, kalitesini bozmayan insanlar hakkında hiç de "kompleksli yorumlar" yapıp onları karalamaya çalışmıyorlar; düzgün insanların hiçbirine durduk yere hakaret etmiyorlar!
Ama Efes Pilsen One Love Festival'ın saçmasapan "hayati" uygulamasına tepki gösteriyor, Sibel Arna gibi bir "insan"a da anında cevabını veriyorlar işte! (Kendisinin Hürriyet'te bugün yazdığı yazı demeye bin şahit saçmalık için buradan buyurun) Ekşisözlük kapatılacağına, gazetelerdeki köşeler kapatılsın! Haberleri okumak yeter, kimsenin bu şekilde zırvalıklarını okumaya ihtiyacımız yok!..   

Nasıl ucuza kitap alınır?


Ülkemizde kitap okuma alışkanlığı oranının ne kadar düşük olduğu malumunuz. Ancak biz toplum olarak hemen her şeyde suçu kendimizde değil de dışarıda aramaya meyilli olduğumuzdan dolayı, buna sebep olarak kitap fiyatlarının yüksekliğini öne süreriz. İşsizlik yüksek, gelirler sınırlı olduğu için kitap satın alınıp okunamamakta, bu hususta yayınevleri kitapları çok pahalıya satmakla suçlanmaktadır. Oysa sevilen giyim markalarının ürünleri de oldukça yüksek fiyatlara satılıyor, buna rağmen kimsenin pahalılığı öne sürüp giyinmekten geri durduğunu görmedim...
Nasıl ki -özellikle bayanlar olarak- beğendiğimiz ürünlerden pahalı diye hemen vazgeçmiyor ve indirim sezonunu bekleyerek ya da markaların fabrika satış/outlet mağazalarını arayıp bularak sonunda onları ediniyorsak, beğendiğimiz kitapları da indirimli olarak satın alabiliriz. Bunun üç yolu var:

1) İlk ve her zaman başvurulabilecek olan yol, yayınevlerinin dağıtım merkezlerinden satın almak. Bunu, fabrika satış mağazası olarak düşünebiliriz. Birçok yayınevi, dağıtım masraflarını katmadan, kendi depolarının bulunduğu dağıtım merkezlerinde kitaplarını %30-40 arasında indirimli satıyor. Örneğin;

  • İletişim Yayınları, Cağaloğlu'ndaki satış mağazasında %35 indirim yapıyor. Burada ayrıca, bazı hatalı kopyaları %50 indirimli satın alabilir, Birikim dergisinin eski sayılarına indirimli olarak ulaşabilir ve "Punto özel fiyat" kapsamında birtakım (baskısı tükenen) kitaplara 1-5 TL arasında fiyatlara ulaşabilirsiniz. Bilgi Üniversitesi Yayınları'nın kitapları da yine burada %25 indirimli olarak satılıyor. 
  • Ayrıntı Yayınları, Cağaloğlu yokuşu üzerindeki satış mağazasında %40 indirimli satış yapıyor.
  • Alfa grubu bünyesindeki Everest, Epsilon ve Artemis Yayınları'nın kitapları da Sultanahmet'teki dağıtım merkezlerinde %35 indirimli satılıyor. 
  • Metis Yayınları, Beyoğlu'ndaki satış mağazasında kitaplarını %25 indirimli satıyor. 
  • Cağaloğlu ve Sultanahmet çevresinde, daha birçok yayınevinin dağıtım merkezi bulunuyor, özellikle ilgilendiğiniz yayınevlerinin merkezlerinin yerini öğrenip kitaplarınızı ilk elden satın alabilirsiniz.
2) İnternet üzerinden kitap satışı yapan birçok site, çeşitli kampanyalarla indirimli kitap satışı yapıyor. Bunları takip ederek, sevdiğiniz yazarların kitaplarına çok daha uygun fiyata sahip olabilirsiniz. Ancak internetten kitap satın alırken de, başka herhangi bir şey satın alırken olduğu gibi dikkatli olmak gerekiyor. Bunun için, alışveriş yapacağınız site hakkında internette araştırma yapmayı ihmal etmeyin derim. Örnek olarak kendi bildiğim ve kullandığım birkaç siteyi vereyim: 
  • İdefix, hem düzenli olarak yayınevleriyle anlaşarak yaptığı tekli ya da çoklu kitap kampanyalarıyla hem de her yıl, Tüyap İstanbul Kitap Fuarı sonrasında ve Kütüphaneler Haftası'nda yaptığı sanal kitap fuarı dahilinde %50'lere varan indirimlerle kitap satışı yapıyor. Üstelik sorumluluk sahibi ve güvenilir bir site. 
  • İlknokta, yine düzenli olarak yayınevi bazlı ve dönemsel olarak da "kitap günleri" adı altında toplu şekilde kampanya indirimleri yapan kaliteli bir kitap satış sitesi. Haziran ayı boyunca indirimli kitap günleri devam ediyor.  
  • Kitapturk de düzenli olarak, çeşitli yayınevleriyle farklı anlaşmaları gereğince farklı oranlarda indirimli satış yapan bir site. Bunun dışında haftanın yayınevi, haftanın kitabı gibi uygulamaları da var. 
  • Kitapyurdu da yıllardır hizmet veren başka bir satış sitesi. Onlar da farklı yayınevlerine farklı indirimler yapıyorlar, ancak bunun haricinde, online satış devi amazon.com'un uyguladığı "birlikte satın alma" indirimi ve bazı kitaplarda kargo ücreti ödenmemesi uygulamalarına da sahipler. Sitede "ikili teklif" adı altında sunulan iki kitabı birden satın aldığınızda ikinci kitapta %50'ye varan indirimler olabiliyor. Şu anda 2009'un en çok satan kitaplarına özel indirimler mevcut.
  • İnternet üzerinden satış yapan siteler arasında bir tanesinden ayrıca bahsetmek istiyorum: Kültür tv. Tüm kitaplara %35, 40 hatta kimi zaman 50 ve 60'a varan kampanyalar yapan ve 150 lira üzerinde alışveriş yapanlardan kargo ücreti de almayan site, kitap tutkunlarına çok zor anlar yaşatmasıyla ünlü. İndirim oranları herkesin iştahını kabartıyor ama önceden buradan alışveriş yapanlar buraya kesinlikle bulaşılmaması konusunda herkesi uyarıyor. Ben de kaç defa sipariş vermeye yeltendim ama son anda hep vazgeçtim. Çoğu satış sitesi gibi onlar da stoklu çalışmıyorlar ancak sipariş verilen kitapları temin etmekte epey zorlanıyorlarmış. Bu nedenle de siparişinizi size teslim etmeleri en az bir ay sürüyormuş, temin edemedikleri kitapların parasını iade etmiyorlarmış vs. gibi bir sürü şikâyet okudum haklarında. Bu siteden uzak durmakta yarar var anlaşılan...   
3) "Ben İstanbul'da yaşamıyorum, dağıtım merkezine gidemem" ya da "internetten alışveriş yapmak istemiyorum" diyenler içinse, internet satışıyla baş etmeye çalışan kimi kitabevlerinin dönemsel olarak bütün kitaplara uyguladıkları indirimleri takip etmelerini öneririm. Bu şekilde de aradığımız kitapları indirimli olarak alabiliriz. 

Bütün bunların haricinde kitap fuarları ve de sahaflar, her zaman başvurulabilecek bir seçenek olmaya devam ediyorlar. Uzun lafın kısası, gerçekten kitap okumayı istiyorsak, bunu bütçemizi sarsmadan yapmak imkânsız değil!

"Beni tanıdıklarını sanıyorlar ama tanımıyorlar!"

Haziran 08, 2010

Bir süre önce, yeni çıkan ve ilgimi çeken kitaplar arasında paylaşmıştım Hal Niedzviecki'nin Dikizleme Günlüğü'nü. Geçenlerde de iskeleye doğru yürürken Ayrıntı Yayınları'na uğrayıp aldım [%40 indirimli olarak; ama bu başka bir postun konusu :) ] Sadece işe gidip gelirken yolda okuyarak kitabı bitirmem iki haftamı aldı. Aslında normalden uzun sürdü, çünkü sonlarına doğru tempo düştüğü için biraz zorla okudum. Her neyse... Lafa kitaptan şu alıntıyla başlayalım:

"Abartılı paylaşım". İlk bakışta mükemmel ve gelişmeye müsait bir kavrama benziyor. Ne kastettiğini çok da zorlanmadan anlıyoruz. Üstelik aldığımız terbiyeye göre, paylaşmak iyidir, öyle değil mi? Tıpkı paylaşım ağlarında gezinme, güncelleme, yükleme, tweetleme, bloglama, arkadaşlık teklifleri gönderme, mesaj atma ve link verme gibi. Ancak "abartılı paylaşım" doğal olarak bir aşırılığı da çağrıştırıyor. Acaba kastedilen, eğlenceyi veya eğlence anlayışını abartmak olabilir mi?

Kanadalı romancı ve kültür eleştirmeni olan Hal Niedzviecki, Dikizleme Günlüğü'nde farklı kategoriler altında bu "abartılı paylaşım" durumunu ve "dikizleme kültürü" adını verdiği kavramı inceliyor. Realiti şovlar, yetenek yarışmaları, yetenek gerektirmeyen dikizleme/gözetleme yarışmaları, bloglar, sosyal paylaşım ağları, sohbet odaları, webcamler ve gizli kameralar, sanal ortama aktarılan videolar, amatör porno siteleri vs. gibi çok sayıda farklı sanal unsuru mercek altına alıyor. Kitabını oluştururken araştırmalarının ve sanal dünyaya ait kişilerle görüşmelerinin dışında, olayı daha iyi kavramak adına giriştiği deneyimlerini de paylaşıyor olması kitabın amacına yardımcı olmasının yanında, akıcılık da katıyor. 
"Dikiz kültürüne giriş" ve "Nasıl röntgenci olunur?" adlı ilk iki bölümde, içinde yaşadığımız teknoloji harikası 21. yüzyılın; insanlara bir yandan çeşit çeşit oyuncak sunup yalnızlaştırırken, diğer yandan onları gitgide daha fazla "paylaşmaya" itmekte ve artan oranda başkalarına bağımlı hale getirmekte olduğunu ortaya koyuyor. Sonraki bölümlerde ise işin nerelere vardığını ya da varabileceğini anlamamız için çeşitli örnekler sunuyor. Kitap boyunca biz okurlarla birlikte bu yeni dünyayı anlamaya çalışıyor ve sonunda kendisinin de belirttiği gibi, gayet doğal bir şekilde bu "dikizleme kültürü" hakkında kesin bir hükme varamadığı ortaya çıkıyor. Çünkü okurken hissedeceğiniz gibi, olaya tarafsız bir şekilde yaklaşıp en uç noktalarda bile soğukkanlılığını korumaya çalışıyor ve bu sayede bize bir ders vermek niyetinde olmadığını, yalnızca belki farkına varmadığımız noktalara dikkatimizi çekmek istediğini görüyoruz. 
Şahsen, kitabı okuduğum süre boyunca aklımda bir cümle vardı: "İnsan sosyal bir hayvandır." Okuduklarım karşısında kimi zaman "sosyal" kısmı ağır bastı, kimi zamansa "hayvan" :) Kendi adıma, bu kitapla birlikte bilmediğim çok fazla şey öğrendim, daha önce üzerinde düşünmemiş olduğum birçok şey üzerinde düşündüm ve gözümü biraz daha açtım diyebilirim. [Tüm bunlarla ilgili düşüncelerimi toparladıktan sonra mutlaka bu konuya dair bir post yazacağım.] Eleştireceğim üç nokta var yine de:
1. Kitap fazlasıyla ABD ve Kanada odaklı. "Keşke zamanını biraz daha uzun tutup en azından Avrupa'da da biraz araştırma yapsaymış," demeden edemedim.
2. Her şeyi yazmış ama benim de (sevgili başbakanımızın da) kafayı taktığı "yorum yapma" meselesi üzerine fazla eğilmemiş olmasına üzüldüm.  
3. Yazar, kendisinin de kabul ettiği üzere gerçekten sıkıcı bir insan gibi geldi bana :))

Son söz: Türk okuruyla buluşturdukları harika kitaplar için, Lacivert Kitaplar dizisi için ve özenli yayıncılıkları için Ayrıntı Yayınları'na, başarılı ve akıcı çevirisi için Gökçe Gündüç'e teşekkürler!

"This is my tree, and it's a beautiful tree"...

Diyor Rain Perry, Life Unexpected'in "theme song"unda... Duymayanlar, görmeyenler için: Life Unexpected CW kanalının yeni gençlik dizisi. 13 bölümlük 1. sezonun ardından ikinci sezonda devam etme şansını yakalamış ve böylelikle Dizimax de potansiyeli görüp diziyi Türkiye'de yayımlama hakkını satın almıştır. (Ne zaman başlayacak bilmiyorum gerçi...) 


16 yaşındayken bir bebek sahibi olan ancak anne-baba olmaya hazır olmayan Kate ve Baze, evlatlık verilmesi için bebekten vazgeçtikten sonra (aslında Baze'in bebeğin doğduğundan bile haberi yoktur, Kate'in "o işi hallettiğini" düşünmektedir) birbirlerini görmemiş ve hayatta bambaşka yollara sapmışlardır. Kate, partneri Ryan ile birlikte bir radyo programı sunmaktadır ve yaşadıkları şehir olan Portland'da yerel bir "celebrity"dir; Baze ise lise günlerinden fazla uzağa gidememiş ve babasının kendisine verdiği binayı bara çevirmiş, iki arkadaşıyla beraber barın üzerindeki dairede yaşamaktadır. Film ve dizilerden edindiğimiz bilgiye göre çoğu lise futbol takımı oyuncusu gibi, lisedeki popüler günleri geride kaldıktan sonra gerçek hayata adapte olmaya zorlanan ve boş işlerle vakit geçiren Baze'in, bir sabah kapısını çalan o sarışın kızın, ayaklarının altındaki halıyı çekip alacağından haberi bile yoktur...
Kahramanımız Lux ise, bir koruyucu aileden diğerine savrularak geçirdiği 16 yılın ardından, bu hayata dayanamayıp vesayetten salıverilmek için başvurur, ancak bunun için biyolojik anne ve babasının imzasına ihtiyacı vardır. Daha fazla bekleyemeyeceği için de işini kendi halledip onları kendi başına bulmaya karar verir ve dosyasında adını ve adresini gördüğü Baze'in kapısına dayanır. Sonra da birlikte Kate'i bulurlar. Ve olaylar gelişir...
Life Unexpected, yazın izleyecek çerezlik dizi aranırken tam zamanında yetişti. Haftasonundan itibaren 13 bölümün hepsini izleyip bitirmiş biri olarak söyleyebilirim ki, her ne kadar hikayede birtakım tutarsızlıklar ve gerçeklikten uzak diyaloglar vs olsa da, sevimli ve izlenesi bir dizi. Karakterler de fena değil, Kerr Smith'in canlandırdığı Ryan dışında. Kerr Smith'i zaten Dawson's Creek zamanından beri sevmem, hele şimdi yaşlanmış falan, olmamış :) Gilmore Girls havası olduğunu söylemişler ama ben katılmıyorum; birincisi dünya üzerinde hiç kimse Lorelai ve Rory kadar çok ve hızlı konuşamaz, ikincisi de Gilmore Girls kasaba hayatını da konu alıyordu, bunların odak noktası yalnızca "aile"...
Son olarak, dikkatimi çeken bir noktayı belirteyim: Lux'ın tarzını çok beğendim. Bazen çirkin ayakkabılar giydiği oluyor, ama genel olarak tarzı oldukça başarılı. Başından eksik etmediği berelerini de çok kıskandım. Ben de saçlarımı uzatıp renk renk bereler takacağım!          

Burger aşkına!..

Mayıs 15, 2010

Senelerdir McDonalds ve Burger King'e mahkum olmaktan gına gelmişti... Nihayet pıtrak gibi yeni burger dükkânları açılmaya başladı. Favorilerim Gurme Burger (Kanyon) ve Dükkan Burger'a (her yerde) kardeş doğdu Tünel-Beyoğlu'nda! Mano Burger, Galata'ya inen yokuşun hemen başında, Karınca'nın karşısına kuruldu. Minik ama zevkli ve de lezzetli bir yer Mano Burger. Tamamen burger çeşitlemeleri ve birkaç yan ürün oluşturuyor menülerini. Ben chickenburger yedim ve mis gibi tavuk ızgara, cheddar peyniri, yeşillikler, domates ve de sos eşliğinde... Tek kelimeyle müthişti! Fiyatlarının çok makul, çalışanlarının güleryüzlü ve de seri olması mekânı şahane bir yer yapıyor. Tünel'e geldik, Asmalımescit'e girmeden bir şeyler yiyelim, hızlı olsun, pahalı olmasın ve doyurucu olsun diyorsanız, istikamet Mano Burger!

Bu da kendi isimlerini taşıyan Mano burger: 

Daha detaylı bir yazı için buradan buyrun, resmi de oradan aldım (açlıktan aklıma kendi yediğimin fotoğrafını çekmek gelmedi ne yazık ki...) http://harbiyiyorum.blogspot.com/2010/02/beyoglunda-en-iyi-burger-hamburger.html. Şimdiden afiyet olsun :)
 

Neler oluyor hayatta...

Çevirimi tamamladım. Ama son defa üzerinden geçip, zımparalamam gerekiyor. Hiç anlamamıştınız ya sanki, olsun ben yine de söyleyeyim: Dave Eggers'ın The Wild Things'ini çevirdim. Maurice Sendak'ın "aykırı" çocuk kitabını sinemaya uyarlayan Spike Jonze, senaryo için Dave Eggers'la birlikte çalışıyor. Sonra Maurice Sendak film için ortaya çıkan materyalden kendi başına bir roman çıkabileceğini düşünüyor ve Dave Eggers'a soruyor, sen yazmak ister misin diye. Önceden de söylediğim gibi, bizim ülkemizde çocuk kitabı olan "Where the Wild Things Are" bilinmediği için film falan da araya gitti ama (this one goes to the one I love! :) ) aslında Dave Eggers için, çocukluğunda çok büyük önemi olan bir kitabın filme uyarlanmasında çalışmak ve sonra buradan bir roman çıkarmak çok büyük ve hayati bir olay! Romanda odak noktası, Vahşi Şeylerin nerede oldukları değil, kim oldukları ve Max'ten ve dünyadan ne istedikleri...

Yayınevinden ve çeviriden geri kalan hayatımda da işte gezmek, iş olarak okuduklarımın dışında zevk icabı okumak, dizilerimi takip etmek, blogosphere'de vakit geçirmek, twitter'ı anlamaya çalışmak, tatil hayalleri kurmak, sinemaya gidemediğime üzülmek ve sürekli plan yapmak, blogda yazacak vakit bulamadıklarımı aklıma ve milyon tane defterime yazmak falan gibi işlerle uğraştım bu aralar...

Dizi demişken; artık torrent olayını bıraktım ya! Kendime bir site buldum http://stagevu.com. Dizi, film, trailer falan çeşit çeşit video var ve en güzel tarafı hem online izleyebilme hem indirme seçeneği sunması. Ama online izleme seçeneği benim bağlantıdan mıdır nedir bilmem, pek iyi işlemiyor (Almanya'da gayet güzel çalışıyormuş mesela...). Ama indirme seçeneği gayet güzel çalışıyor hem de epey hızlı iniyor. Görüntü kalitesinden azıcık taviz vereceksiniz ama öyle çok yüksek çözünürlük beklemeyin :) Bu aralar bu şekilde takip ediyorum dizilerimi. Onların da tadı kaçtı ya, Lost bitse de gitsek tadında, Flashforward'la azıcık idare ediyorum ama o da bayıyor bazen, Grey's Anatomy çok sefil bir şeye dönüştü, Gossip Girl izlemedim kaç bölümdür ama onların hali malum zaten, House da uzun aralar veriyor kaçırdığım bölümler var mı bir bakmam lazım ...
Bu arada www.22dakika.org sitesinde dizilere dair her türlü bilgiyi bulabilirsiniz. Yeni dizileri tanıtmaya başlamışlardı oradan bakıp yeni diziler seçeyim kendime; Aşk-ı Memnusuz yaz nasıl geçer yoksa!..

Sonraaa; festival ve konser sezonu başlıyor İstanbul'da, çok fena banka soyup hepsine gidesim var! Chill Out'ta (23 Mayıs) Bonobo; Miller Freshtival'da (29 Mayıs) Mika; One Love'da (19-20 Haziran) Groove Armada ve The Ting Tings artııı Sophie Ellis-Bextor; 13 Temmuz'da Massive Attack; 17 Temmuz'da Faithless; 22 Temmuz'da The Cranberries; 6 Eylül'de U2 en çok izlemek istediklerim. Rihanna'ya bile giderim banka soyarsam :)

Blog dünyasında da birtakım gelişmeler olmuş. Dün öğrenip bugün okuduklarıma bakılırsa OkuyanUs Yayınları, günü yakalamak hevesiyle bu aralar internet dünyasında pek meşhur olan iki blog sahibine (herbokubilenadam ve PuCCa) kitap hazırlatıyormuş. İnsanlar bunların bloglarını ve tweet'lerini severek takip ediyor diye kitapları da çıkacakmış sonra herkes yazın bu kitapları okuyacakmış...mışmışmış... Adına da "dizüstü edebiyat" demişler. Hahaha diyorum ben buna. Blog okumak ve twitter'da takipçi olmak bedava, kitap ise parayla. Benim memleketimin güzide insanları televizyon izlemez belgesel izler, ansiklopedi okur, dünya klasikleri okur bir kere! Öyle falan fıstık şeylere parasını verir mi yaa :) Okumaz demiyorum ama ha, okur yine de merak eder çünkü; okur da "yok canım okumadım, masanın üstünde duruyordu bir-iki sayfa karıştırdım, tu ne rezil şey deyip bıraktım," der!.. Ben bu hamleye, Epsilon Yayınları'nın falan Hazal Yılmaz'a entelektüel şehir günlüğü tadında bir kitap hazırlatmasıyla karşılık vermesini beklerim doğrusu, ki Hazal'ın yazdıklarını daha çok merak eder okurum. [Para vermem ama arkadaşımdan alır okurum.]

Bir de önüme gelene ve kendi kendime söylediğim bir şey var, burada da söyleyeyim tam olsun: Bu zilyon tane moda bloggerı nasıl oluyor da (hem de yıllardır) sıkılmadan etmeden devamlı onun ayakkabısı, bunun çantası, şu renk allık, bu renk ruj, bugün bunu giydim, üstüme kuş sıçtı değiştim sonra bunu giydim, şuradan bunu aldım, buradan bunu sattım, bakın bana ne de güzel oldum, hadi şimdi alkışlayın, kikiki teşekkürler falan filan şeklinde yazıp duruyorlar ve durabiliyorlar??!! Hani tamam ben de modayı seviyorum, burada da yazıyorum ama devamlı bununla nasıl uğraşabilir insan? Eee başlarım çorabına da eteğine de, demez mi hiç? Bir de sapık gibi bakıyorum taglerine, hiçbir tanesi çıkıp da bir kitaptan bahsetmiş mi diye; yok valla daha görmedim... Aaa yalan olmasın bir tane gördüm, moda kitapları okuyordu; olsun o da bir şeydir... Benim de takip ettiğim moda blogları var ama arka arkaya üç taneden fazlasına bakamıyorum. Büyük bir sabır ve azim onlarınki, tebrik etmek gerek bir bakıma...  

Editörün Gör Dediği -2-

Mayıs 11, 2010

Bir süredir yine çeviri tamamlamakla uğraştığımdan, yeni yazı yazamadım... Ama çok az kaldı, 1 hafta sonra falan yeni yazılarımla burada olacağım :) Şimdilik, gözüme çarpan yeni kitapları paylaşacak kadar zaman bulabildim. Buyurunuz:

DİKİZLEME GÜNLÜĞÜ - HAL NIEDZVIECKI
çev. Gökçe Gündüç
Ayrıntı Yayınları
Farkında mısınız? “Dikizleme Çağı”na çoktan girdik. Hem de hiç hissetmeden. Sanki hep o çağı yaşıyormuş-çasına ve büyük bir hızla. Realiti şovlarla başladı her şey. Sonra YouTube, MySpace, Facebook, Twitter girdi hayatımıza. Yetmedi, casus yazılımlar, bloglar, sohbet odaları, amatör porno videoları ve MOBESE kameralar da dahil oldu. Artık hayatlarımız sır olmak-tan çıktı; ayrıntı denizinde yüzer olduk. Bizler sürekli başkalarını dikizlerken, birileri de bizi dikizliyor her an. Bu yeni durum, biz farkına varmaksızın, mahremiyet, bireysellik, güvenlik, hatta insanlık algımızı bile değiştirdi, değiştiriyor. 

Hal Niedzviecki, keskin zekâsıyla bu değişimin farkına varanlardan. Hatta fark yaratanlardan diyebiliriz. Çünkü o, bu yeni âlemde bir yol-culuğa çıkıyor ve tüm maceralarını bize eğlenceli bir üslupla anlatıyor. Yolculuğu, video bloglarla başlıyor; ardından sosyal paylaşım siteleri geliyor. Derken küçük kızının güvenliği için evdeki dadıyı, hırsızlardan korunmak için arka bahçesini dikizliyor. Realiti şovlara başvuruyor. Özel dedektif tutuyor. Deneyimlerini günlüğüne not ederken, analizleriyle günlüğe sosyolojik bir boyut katıyor. Ve bizlere çok hayati bir soru yöneltiyor: Bu ağın üzerindeki örümcek miyiz; yoksa ağa yakalanmış birer sinek mi?
Dikizleme Günlüğü, yeni iletişim araçlarının yalnızca eğlence sektörünü değil, toplumu da değiştirdiğini, bu yeni kültürün seks, politika ve gündelik yaşantımız üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Kitapta, realiti şovların parlayıp sönen yıldızları, çok okunan blog yazarları ve sosyal paylaşım sitelerinin yaratıcılarıyla yapılan söyleşiler, konuya ilişkin son akademik araştırmalarla harmanlanarak sunuluyor. Bu sayede popüler kültürün röntgenciliğe, röntgenciliğin belgesele, sanata ve haber bültenlerine, röntgencinin gazeteciye nasıl dönüştüğüne tanık oluyoruz. (tanıtım bülteninden)

çev. Merve Sevtap Ilgın
Siren Yayınları

Mutlu sonlara inancımızı çoktan yitirdiğimiz bir çağda, modern bir masal. Yoğun ve çarpıcı.” - New Statesman


Tehlikeli oyunlarla ilerledikleri yollarda; çok genç, bakmaya doyum olmayacak denli güzel bir kız ve hayatının son durağında, zengin, yaşlı bir adam… 
Görünürde zararsız; iki yalnız, çaresiz ruh... Ama görünüşe aldanmamak gerekir. Zarlar atılıp hamleler yapıldıkça oynadıkları oyunlar onları giderek daha derin girdaplara çekecektir. 
Sıradan yaşamların ardındaki karanlık mecralara yönelik ilgisiyle tanınan ve Amerikan edebiyatının en önemli seslerinden biri olan Joyce Carol Oates, Güzel Bir Kız'da artık peri masallarına inanmayanlara çağın gerçeklerini yansıtan modern bir masal anlatıyor. 
Para kaygısıyla yaşamda savrulanlardan, parayla her istediğini yaptıranların dünyasında; kirli yalanlara, kırık umutlara ve hayatın acımasızlığı karşısında zarlardan medet ummaya dair gotik unsurlarla bezeli, şaşırtıcı, sarsıcı bir roman Güzel Bir Kız. Kötülük kol gezerken masum kalmak mümkün mü? (tanıtım bülteninden)

çev. Yiğit Yavuz
İletişim Yayınları 

Kılıçlar, sopalar, düellolar, namus ve aşk cinayetleri… Erkek erkeğe kavgalar, aile içi katliamlar ve soygun amaçlı öldürmeler… Suç ve şiddetin kategorileştirilmesi, soruşturulması, yıllar boyunca akıllarda kalması, konuşulması… Kadınlar, erkekler ve seri katiller… Ortaçağ'da insanlar, cinayeti şerefli bir savunma ya da intikam eylemi olarak görüyorlardı.
Kavgadan kaçmak ya da intikamı ertelemek, itibar kaybıydı. Sonraları soylular, alt sınıflardan insanlarla hiçbir biçimde kavgaya girmez oldular.
Saygın vatandaşlar gerektiğinde kendilerini savunmak zorunda kaldılarsa da, bıçak kavgalarına dâhil olmayı reddettiler. Bıçak kavgası, alt sınıfların sakilliğini taşıyordu; izlenebilirdi ama katılmak yersiz ve mantık dışıydı.
Çatışmalar erkekler arasında gelişiyordu ve öğrenilmiş cinsiyet rolleri, kadınları, katil olmaktan alıkoyuyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde şeref kavramı yeniden tanımlanıyor, uygarlaşmanın sonucu olarak kan davaları ve bıçak kavgaları, siyasal iktidarın daha az nüfuz edebildiği, ekonomik olarak az gelişmiş bölgelere kayıyordu. Bugün, küreselleşmeyle birlikte yaşanan göç ve organize suçlar, uygarlaşma eğrisini yanlışlayacak biçimde metropollerde yoğunlaşıyor. Pieter Spierenburg, Ortaçağ'dan günümüze cinayetin tarihini, ustalıkla anlatıyor.
“Cinayet düzeyinin yüksek olduğu Ortaçağ'da, insanlar cinayetten korkmuyorlardı. 19. yüzyıla doğru öldürme fiilleri azaldıkça, korku arttı.
Ancak 20. yüzyıl boyunca, bu ters bağıntı ortadan kalkmaya başladı. Şiddetin en düşük noktaya indiği 1950'ler ve 1960'larda, başka toplumsal kaygılar öne çıktı ve cinayetlerin 1970'ten sonraki artışına, şiddete karşı yükselen bir duyarlılık eşlik etti.” (tanıtım bülteninden) 

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler