lace-ups...

Eylül 23, 2009




By Givenchy...

audiobook/sesli kitap/twilight

Eylül 22, 2009



Geçen kış aylarındaydı. Bir yandan amazon.com'un Kindle'ının yıldızı parlarken diğer yandan audiobook furyası almış başını gidiyordu. Kitaplara ve kitap okumaya tutkuyla bağlı olan biri için ikisi de akıl kârı değildi ya, merak işte...
Kindle ve türevi şeylere hiç tahammül edemezdim ama 166'da Adile Teyze'nin masallarıyla büyümüş biri olarak içten içe sesli kitap olayını merak ediyordum. Ülkemizde henüz kitap sektörü bile yeterince gelişememişken, sesli kitap olayı yerlerde sürünüyordu haliyle... Ben de mecburen İngilizce bir sesli kitapla yapacaktım deneme sürüşünü.
İnternette araştırdım bir süre; genelde klasikler çıktı karşıma. Ama klasikleşmiş edebiyat eserlerini bu duruma düşüremezdim. Derken bir süredir orada burada gözüme çarpan Twilight diye bir kitaba rastladım. Sonra baktım ki dört kitaptan oluşuyormuş. Neymiş ne değilmiş araştırdım; yakışıklı vampir çocukla güzel asosyal kızın aşk hikâyesiymiş. Amerika'da İngiltere'de falan da pek popülermiş. "Tamam," dedim, "bu kitap olur, masal gibi dinlerim işte." İndirdim internetten, attım MP3 çalarıma, işe gidip gelirken dinleye dinleye bitirdim. Kitabın dili çok basitti, pek bir edebi değeri de yoktu zaten, üstelik hikâye de akıcıydı.
Zaman zaman Bella'nın salaklığa varan sakarlığı beni çileden çıkarsa da ne olacak acaba diye dinledim üç kitabı da. Sanırım üçüncü kitaptı, yani Eclipse (Tutulma); kurtadam efsanelerinin en ince detayına kadar dinleyince dayanamadım daha fazla... Son kitabı dinlemedim. Bella vampir olmuştur herhalde o kadar didinmeye.
O arada Türkiye'de yeni yeni popüler olmuştu serinin ilk kitabı. Bir süre sonra film de gösterime girdi. Kuzenimle birlikte gittik. O kitapları okumamıştı, ben biraz ön bilgi verdim. İkimiz de filmi pek beğenmedik; hatta o "Sen anlatmasan çoğu yerini anlamazdım," dedi. Film gerçekten her şeyi çok hızlı geçmiş, görsel etkiye daha çok önem verildiğinden hikâye gölgede kalmıştı.
Hem Edward tamam ama, kitapta "güzellikleri" anlatıla anlatıla bitirilemeyen ailenin diğer fertlerinin güzel bir tarafı da yoktu...
Neyse, sonuç olarak, sesli kitap fena bir şey değilmiş; yolda bir şey okurken midesi bulananlar falan deneyebilir. Basit bir dile ve akıcı bir hikâyeye sahip bir kitap bulursanız, yolda gidip gelirken ya da uyumadan önce falan dinlersiniz masal gibi :)

Eğlencelik lezzetler...

Eylül 21, 2009


Yeni bir StumbleUpon keşfi daha: www.foodgawker.com. İnsanın ağzını sulandıracak görseller eşliğinde bir yemek tarifleri derlemesi. Çeşitli sitelerden, yemek ve yemek tarifleri üzerine bloglardan, dünyanın dört bir yanından toplanmış lezzetler seçkisi. En kolayından en meşakkatlisine bir sürü tarif var. Site İngilizce ama Google çevirisi fena iş çıkarmıyor doğrusu... Ben de vakit buldukça beğendiğim ve denediğim tarifleri burada yazmaya çalışacağım. İlk hedef sarımsaklı, fırınlanmış patates cipsi :)

Elif Şafak'ın AŞK'ı...

Eylül 20, 2009




Neredeyse hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve yer gök onunla çalkalanırken Elif Şafak'ın AŞK'ını okudum. Böyle herkesin elinde dilinde olan şeylere karşı hemen bir önyargı geliştirir ve uzak dururum genelde; yanıldığım da pek olmadı ya neyse. Beğenmeyeceğimi biliyordum ama okumadan eleştirmek olmayacağı için mecbur okudum. Gelelim kitabı okurken dikkatimi çekenlere ve okuduktan sonra aklımda kalanlara...
Elif Şafak sevdiğim bir yazar(dı). İyi bir kurgucudur. Bit Palas, Mahrem, Pinhan severek okumuştum. Ancak Türk bir yazarın Türkiye'de yayımlamak istediği bir kitabı İngilizce yazması bana çok samimi gelen bir davranış değil. Çok istersen bir çevirmene bırakmaz, kendin çevirirsin İngilizce'ye... Bu kitabında Elif Şafak çevirmenle birlikte çalışmış ama belli ki Mevlana ile Şems'in hikâyesine daha çok özenmiş, o kısımlarda kullanılan dili daha iyi denetlemiş. Geriye kalan Ella ve Azizli kısımların çevirisi ise biraz yavan olmuş. Ne kadar bir çevirmeni olsa da, Türk bir yazar kitabını İngilizce yazmakta ısrar etmişse, kitabın Türkçe baskısından da yine kendisi sorumludur. Kitapta özellikle Aşk Şeriatı'nın ortaya çıktığı yere kadarki kısımda çeviri bozuklukları yüzünden çok zor ilerledim. Bu kısım kesinlikle Elif Şafak'ın diline benzemiyor, bayat bir masal anlatır gibi bir tınısı var. Özellikle de, uyarlama yapılmadan doğrudan çevrilmiş yerler insanın gözüne batıyor. Örneğin,
  • "Esther Hala, Ella sana müjdeyi verdi mi bakalım?" Bu cümle metnin içinde çok eğreti duruyor; kim Türkçe'de sorusunu bu şekilde soruyor ki? Zaten bu Esther Hala konusu da ayrı bir nokta. Kadın kitabın başında bir defa sofraya misafir oluyor, daha sonra adı bile geçmiyor. Sadece David'in Ella'nın işini öveceği bir kimse görevi görüyorsa, bunu çocuklarına anlatıyormuş gibi de yazabilirdi...
  • "dergiye yazı takviyesi yapmak" diye bir ifade kullanmıyoruz, dergiye yazı yazmak diyoruz...
  • "Hani bundan da yoktu pek bir şikâyeti." Bu kadar zorlama bir cümle olması şart mıydı? "Bundan şikâyet eder bir hali yoktu" ya da "Bundan şikâyet ediyor sayılmazdı" gibi daha yalın ve açık bir cümle kullanılabilirdi.
  • "çocuklar âkıl baliğ oldu" (akil baliğ olmak=ergenleşmek) gibi ifadeler kullanılacaksa kitabı neden İngilizce yazmış ki Eski Türkçe yazsaymış...
  • "bir şişe sirke suyu" nasıl bir şey acaba?
  • bütün bu yapmacık duran ifadelerin içinde birdenbire "daral geldi valla içime," diye bir laf çıkıyor.
  • "Google'da arama motoruna A.Z. Zahara yazdı." Arama motoru olan şey Google zaten, yazdığı yere arama çubuğu diyoruz biz.
  • 1243 senesinden bahsederken "Allah'tan rol çalmak" ifadesi hiç olmamış...
Şafak, Ella'nın üzerinden ortalama bir Amerikalı ev hanımını eleştirirken, ürkek, monoton bir hayatı olan bezgin bir kadın karakterini fazla samimi verememiş bana kalırsa. Ella'nın yemek kulübünden, kitaplara merakından, şarap zevkinden, kilolarından, köpeğiyle ailesiyle banliyö hayatından bahsederken hep tepeden bakar bir hali var... Dikkatimi çeken bir başka nokta da şu: Ella genç yaşta evlenip çocuk doğurmuş ama kızının aynı hataları yapmasına engel olmaya çalışırken kocasına âşık olmadığını, mantık evliliği yaptığını anlatıyor. Âşık değilmiş madem niye o kadar küçük evlenmiş? Mantık evliliği yapmak için biraz erken değil mi? Burası, çocuklarının hayatına karışan, hata yapmamaları için onları sürekli uyaran bir anne ve sevgisiz evliliğine gerekçeler arayan bir kadın yaratmak için yazılmış ancak başarılı olmamış...

Kitap, Mevlana ve Şems'in hikâyesine o kadar odaklanmış ki, Ella ile Aziz'in bize aşk hikâyesi diye aktarılan hikâyesi çok sönük ve klişelerle dolu bir hikâye olarak kalmış. Aşka inanmayan bir kadının, bir kitap okumasıyla değişen fikirlerini ve hiç tanımadığı bir adama âşık oluşunu anlatırken, sanki aklında hep Mevlana ile Şems varmış ve Ella'nın hikâyesi yarım kalmış...
Şems'in olduğu kısımlarda ise sürekli her karakteri konuşturması, diğer karakterlerin Şems'e bakışlarını aktarıyor olabilir ama kitabın temposunu düşürüyor, okuru sürekli duraklatıyor. Bir hikâyenin peşine takılıp gidemiyor insan...
Zaten kitapta insanı etkileyen tek nokta Mevleviliğin dine ve inanca bakışını yansıtıyor olması. Farklı farklı kesimlerden birçok insanın bu kadar beğenmesini sağlayan da, kimsenin inkâr edemeyeceği şekilde, gerçek inancın nasıl olması gerektiğini anlatması ve okurken kişiyi bunları yeniden değerlendirmeye teşvik etmesi... Ancak tüm bunlar Elif Şafak'ın kendi fikirleri değil, zaten Mevlana öğretisinde mevcut şeyler; Şafak'ın tek yaptığı bunları bir hikâyeyle harmanlamak, herkesin anlayacağı şekilde bir bütün haline getirmek.
Her ne kadar Elif Şafak "para için Mevlana'yı yazdı," diyenlere çok kırıldığını falan söylese de, kitabını bebek gibi kucağına alıp çektirdiği resimler, AŞK'ın promosyon ürünleri, filme çekilmesi planları vs. para kaygısının ne kadar ön plana çıktığını gösteriyor.

NOT: Kimileri kitabın çeviri olduğunu bilmiyor, kimileriyse Elif Şafak'ın İngilizce yazıp sonradan Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı AŞK sanıyor. Oysa Araf ile Baba ve Piç de böyleydi ama onların çevirmeni Aslı Biçen gibi usta bir çevirmen olduğu için bu neredeyse hiç hissedilmezdi...



2009-2010 modası: '80'ler geri döndü...

Eylül 19, 2009


Bu seneki sonbahar/kış modası çeşitli moda haftalarında yapılan defilelerle belirlendi. Benim için çok iyi geçecek bir yıla benzemiyor, zira hiç hoşlanmadığım detaylar yeniden moda olmuş. Ayrıca bu senenin modası oldukça iddialı unsurlardan oluşuyor, her giyene yakışmayabilecek şeyler moda bu sene. Örneğin kalem etekler her vücut tipine uygun değildir... Bu senenin trendleri şöyle:



















Uzunlu kısalı, yüksek belli kalem etekler bu sene çok popüler olacak. Eteğinizin içine soktuğunuz bluzünüzü ya da gömleğinizi ince ya da geniş kemerlerle süsleyebilirsiniz. Bu senenin trendleri içerisinde sevdiklerimden biri...














Kıyafetler, düz renk, leopar ya da zebra desenli veya etnik motiflerle süslenmiş, uzunlu kısalı pelerinlerle tamamlanacak.












Uzun ve kısa kürkler, kürk kaşkollar, mantoların yaka ve bileklerinde kürk detaylar sık sık görülecek. Yapay kürk bile olsalar, hayvanseverlerin hiç hoşuna gitmeyecek bir moda akımı olacak herhalde.
Şahsen hiçbir zaman kürkten hoşlanmamışımdır. Bana fazla zorlama geliyor...





























Etek ve elbiselerin üzerine geniş yakalı mantolar ve trençkotlar giymek, ince beli vurgulamak için de kemerini sıkıca bağlamak ya da üzerine başka bir kemer takmak da çok moda bu sene...


















Global ikoncan Victoria Beckham'ın vakit kaybetmeden sergilemeye başladığı üzere, bu sene deri de oldukça moda. Yalnızca ceketler, montlar değil, deri etekler, pantolonlar, elbiseler de göreceğiz bu sene.
Deri de çok hoşuma giden bir tarz değil, ancak stylish bir deri ceket ilgimi çekebilir benim; pantolonları etekleri ikoncanlar giysin...

.










Geri dönen bir başka moda akımı ise asimetrik kesimler ve tek omuz... Abiye giyimde oldukça hoş olabiliyor ama gündelik kıyafetlere uygulandığında çok basit durabilen bir stil tek omuz..


















Bana kalırsa bu senenin en enteresan detaylarından biri askerî stil kıyafetler olacak. Yalnızca ceketlerde ve mantolarda değil, hırkalarda hatta bluzlerde bile askerî trendin etkilerini göreceğiz.















Sizce de Rihanna burun farkıyla rahmetli Michael Jackson'a benzememiş mi?

















Genel olarak omuzları geniş kıyafetler, vatkalar öne çıkacak. Hafif sivri omuzlu ceketler ilginç olabilir ama vatkalar geri gelmeselerdi daha iyi olurdu sanki...














İşte sevdiğim ikinci trend! Dizin üstüne uzanan çizmeler. Özellikle mini eteklerle, mini şortlarla çok güzel duruyorlar!


















Ayakkabılara gelince... Uzun çizmelerin dışında bu sene ilginç tasarımlı ayakkabılar önce çıkacak; külotlu çoraplarla ve dize kadar uzun kolej tarzı çoraplarla kombinlenecekler. İnce topuklu stilettolar, kalın ve küt topuklu renkli retro ayakkabılar, bilekte biten botlar ayakkabı modasının en son trendleri...

Bunların dışında deri ve süet çantalar, püsküllü çantalar, Chanel tarzı zincir saplı çantalar, iri aksesuarlar, acid jeanler, yelekler, skinny jeanler ve taytlar, transparan kıyafetler, ekoseli gömlekler, kaşkol ve fularlar, country tarzı şapkalar ve gece-gündüz ayırt etmeyen parlak metalik renkler, pembe, gri, hardal sarısı renkler moda olacak.


Gossip Girl is back...

Eylül 17, 2009




İki sezondur gençlik dizisi kulvarında en önde dörtnala koşturan Gossip Girl'ün 3. sezonu 14 Eylül'de başladı. Liseden mezun olan Manhattan bebeleri üniversiteye başlıyor bu sezon. Genelde gençlik dizileri lisede başlar zaten, sonra mecburen büyür ve üniversite yaşına gelirler. Ama herkesi aynı okula gönderemeyecekleri için, zira kiminde Yale kumaşı kiminde Harvard kimindeyse Brown kumaşı vardır bunların... O yüzden genelde o üniversite kısmını şöyle kısaca geçip hemen dört yıl sonrasına getirirler diziyi ki kahramanlar yine hep beraber olsunlar, el ele koşup oynamaya devam etsinler. One Tree Hill'de abartıp, üniversite için dört yana dağılmış insanları gerisin geri Tree Hill'e getirdiler, neymiş başka yerde mutlu olamıyorlarmış; içi geçmiş onların be!
Neyse konuyu dağıtmayalım. Yeni sezonun ilk bölümünde gözüme çarpan ilk şey, yine dizideki birtakım insanların saçlarının değişmiş ve kendilerine pek yakışmamış olmasıydı... Dan'in saçları Rita Hayworth'ın dalglarına benzemiş, Nate iyice tuhaf olmuş sanırım dedesinin saç modelini örnek almış... Vanessa'nın güzelim dalgalı saçlarına rasta gibi tuhaf bir şey yapmışlar aylardır yıkanmamış gibi görünüyor, Jenny'ye zaten allah akıl fikir versin :) Bir tek Serena ve Blair aynıydı, iyi ki de değişmemişler...
Görünüşe bakılırsa bu sezona "baba" teması damgasını vuracak. Serena'nın babasının dikkatini çekmek için saçmalaması, babasının izini sürüp soluğu Manhattan'da alan Scott'ın yanlış dizideymiş gibi tuhaf bakışları, iki çocuğuyla zor başa çıkan Rufus'un bir anda dört çocuk sahibi olması, babasının ölümünden sonra kimliğini bulmaya çalışan Chuck'ın kafasında dolanan tilkiler...

Chanel tutkusu...

Eylül 16, 2009



...böyle bir şey.


mini...



By Tracy Raver

Tracy Raver'ın diğer şahane fotoğrafları için bkz. www.tracyraver.com

Bir alan pişman bir almayan...



Hep iyi ve güzel keşifler yapamıyor insan ne yazık ki... Bu sefer D&R'ın internetten alışveriş sisteminin gazabına uğradım. İki defa alışveriş yaptım bin pişman oldum. Aslında, bazı ürünlerde diğer sitelerden daha ucuza geliyor D&R'dan almak, ama gel gör ki teslimat sistemleri çok yavaş. Diğer alışveriş sitelerinde stokta olan ürün çoğunlukla ertesi gün ya da en geç 3 günde elinize ulaşırken, D&R'dan alınca bir hafta sonra ancak ürününüzü teslim alabiliyorsunuz.
Geçenlerde Can Yayınları'ndan iki kitap almıştım, onlar geç gelmişti ama D&R ve Can Yayınları arasındaki bir anlaşmazlıktan ötürü tedarik edilmesi gecikmiş olabilir diye çok üstünde durmamıştım. Fakat bu defa Hakan Günday'ın yeni kitabı Ziyan'ı aldım ve nasılsa Doğan Kitap'ın ürünü olduğu için çabucak gelir sandım; heyhat, neredeyse bir hafta oldu ne gelen var ne giden! Üstelik bir uyarı bile gelmiyor "siparişiniz kargoya verildi," diye...
Kitabevi olarak her ne kadar kendisini piyasanın kralı sansa da, D&R'dan alışveriş yapmak hiç akıl kârı değil!

Not: Bir hafta oldu kitabım hâlâ gelmedi, amazon'dan aldığım kitaplar bile Amerika'dan daha hızlı geliyordu. Go home D&R!

iddialı...

Eylül 13, 2009



By C.Louboutin...

Alışverişte dikkat...



Annemle Safinaz'a hediye bakmaya çıkmıştık. Dolandık dolandık, çok içimize sinen bir şey bulamamış olsak da yorgunluktan ve bir şey alma zorunluluğumuzdan, tam elimizi bir şeye atmıştık ki benim aklıma geldi: Ya hepsiburada'da daha güzeli ve daha ucuzu varsa? Bir süre ne yapacağımıza karar veremeden birbirimize baktık, sonra hepsiburada'ya da bakıp bulamazsak gelip almaya karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız, orada olmayan bir markanın daha güzel bir ürününü bulduk hem de daha uygun fiyata. Ne kadar isterseniz o kadar taksit, kargo da bedava :) Bana kalırsa herhangi bir ürün almadan önce, özellikle de elektronik ürün almadan önce mutlaka www.hepsiburada.com'a bir göz atın...

Filmekimi geliyor...

Eylül 12, 2009


Filmekimi yaklaşıyor yine! Bu seneki tarihler 16-25 Ekim olarak belirlenmiş ve süre de 10 güne uzatılmış. Henüz İKSV'nin sitesinde program vs. yer almıyor ama basın bülteninden edindiğim bilgilere göre kendime bir liste yaptım. İlk etapta gitmeye karar verdiğim filmler:


Woody Allen'ın son 10 yılda çektiği en iyi film olarak tanımlanan komedide Allen, evlilik, talih, cinsellik gibi bilindik temalarına dönüş yapıyormuş.









Coen Biraderlerin yeni filmi, kendi çocukluklarından esinleniyor ve onların büyüdüğü Minnesota-Minneapolis bölgesinde geçiyor. Coenlerin anne-babası gibi üniversitede öğretim görevlisi olan Larry Gopnik'in yaşamını muzip bir gözle anlatan film, ilk kez Toronto Film Festivali'nde izleyici karşısına çıkmış.







Haneke bu kez sırlar, kötü niyet, entrika ve aile kaygılarıyla örülü Bergmanvari bir köy portresi çiziyor Das Weisse Band filminde. Birinci Dünya Savaşı öncesinde 1913-14 yıllarında Almanya'nın Protestan olan kuzeyinde bir köyde olanları konu alan film Almanya'nın da 2010 Oscar adayı. Ayrıca bu yıl Cannes'da Altın Palmiye ve Fipresci ödüllerinin de sahibi.






Steven Soderbergh ve Benicio del Toro ortak yapımı olan film, Ernesto "Che" Guevera'nın yaşamını, 7 yıl süren "takıntılı bir araştırma" sonucu edindikleri belgelere dayaranarak anlatan, son derece özenli ve büyük bir proje. İki bölümden oluşan film, iki ayrı seansta gösterilecekmiş.








Tüyler ürpertici atmosferi ve güçlü oyuncu kadrosuyla Don't Look Back, psikolojik gerilim türünün bildik öğelerini alışılmadık biçimlerde ve kadın ekseninde kullanıyor. Başrollerini Monica Belluci ve Sophie Marceau'nun paylaştığı filmde, bir yazar olan Jeanne, bir fotoğrafın izinden geldiği İtalya'ya bir kadının peşine düşer ve bu kadına dönüştüğünü fark eder.






Amerika tarihinde, şirket sırlarını FBI'a sızdıran en üst düzey yönetici olan şizofreni hastası Mark Whiteacre hakkında bir kara komedi-gerilim filmi olan The Informant!, eski New York Times muhabiri Kurt Eichenwald'ın aynı adlı kiabından bir uyarlama. Başrolde Matt Damon'un olduğu filmde, yönetmenliği Steven Soderbergh, yapımcılığı ise George Clooney üstlenmiş.






Pembe gönlüm sende...


Tam ortasındayım...



Ar damarı ne zaman çatladı duyan oldu mu? Belli ki ben duymamışım. Hâlâ şaşırıyorum çünkü, inanamıyorum. Her defasında bu kadarı olmaz diyebiliyorum... İnsanların ar damarları ne zaman çatladı da o egoları dışarı sızıp her yerlerine bulaştı?
Herkes her şeyi kendine reva görmeye başlamış. Ben bunu yaparsam ne olur demeden atılır olmuşlar ortaya. Gözleri öyle kararmış ki samimiyeti seviyesizlik sanmışlar, eşitliği eşsizlik... Hiçbir şeyden çekinmez, laflarını da sakınmaz olmuşlar, ne âlâ!
Kendilerine bakacak oldular mı dışbükey aynalara dönmüşler, kusurları dışarı yansıtabilsinler diye... İlkokulda merkezkaçı öğrenememişler, şimdi hepsi kendisini dünyanın merkezi sanıyor. Sersemler, bilmiyorlar mı ki bir şeyin merkezi olabilmek için etrafının bir şeylerle çevrilmiş olması gerekir; egolarından oluşan baloncukların içinde yapayalnız sürdükleri hayatlarında olsa olsa egolarının merkezi olur bunlar!
Hiç utanmadan etraflarındakilerin kalplerini kırar, bunu marifet sanırlar; kendi uydurduklarına inanıp her şeyi en iyi ben biliyorum sanırlar; zihinlerindeki pislik ağızlarından sızarken bile farkına varmaz, ağzımdan bal damlıyor sanırlar; en kötüsü de kendilerini daima haklı sanırlar...

şimdi, Bildim de Yaptım yöresinden, konuya uygun türkümüz geliyor:
ar damarı çatlamış, ortalığı sel almış
duyup koşan yağmacılara,
yalnızca egosunda boğulan adamın cesedi kalmış...

Bang bang I shot you down...

Eylül 11, 2009




Daha önce bu kadar çok kan görmemiştim. Zaten gördüğüm kan da çoğunlukla kendi kanımdı. Burnum kanardı çocukken. Çok kanardı. Alışmıştım, korkmazdım kandan. Başkasının kanını ise ancak parmak kesiklerinde vs. görmüşümdür. Bugün işe gelirken kan gördüm, hem de çok. Ben gelmeden bir saat önce biri vurularak ağır yaralanmıştı; götürüldüğü hastanede ölmüş. İnsanlar etrafa toplanmıştı, polis onları uzaklaştırmaya çalışıyordu. Neyse ki cesedi götürmüşlerdi, yalnızca kan vardı. Kan öyle çarpıcı bir renkteydi ki, insan gözünü alamıyordu. Meraktan mı nedir, yaklaştım ben de yanına. Aynı boya gibiydi, koyu ve parlak kırmızı... İnsanın kafasını çevirmesine izin vermiyordu, sanki zorla baktırıyor, "bak bana bak, buradayım ben," diyor gibiydi. Yoldan geçenler de başlarını çevirip çevirip bakıyorlardı kana. Sonra düşündüm, insan nasıl birini öldürür? Akan o kanı görüp de nasıl devam eder yaşamaya? O kan, ellerine bulaşmaz mı? Sonra gelip de rüyalarını, kabuslarını boyamaz mı kan kırmızısına?..

...

Eylül 10, 2009




Noktalama işaretlerinden en çok üç noktayı severim. Ünlem hep öfkeli ve buyurgandır, soru işaretininse kafası karışıktır daima, bir türlü karar veremez ne yapacağına, ne diyeceğine. Virgül desen pek gevezedir, diyeceği bitmek bilmez adeta, uzatır da uzatır lafı. Nokta zaten en beteri; sert köşelidir o, "en iyi ben bilirim," der başka da laf ettirmez kimseye; insanın lafını ağzına tıkıverir. Ama üç nokta öyle mi ya... Kendi halindedir o her zaman; gizemli bir tavrı vardır. Çekingenliğinden midir olgunluğundan mı bilinmez, üç laf ettiyse beşini susar o mutlaka. Bazı şeyler söylenmeden anlaşılmalıdır ya, üç nokta da bunun peşindedir bizler gibi; kendisini anlayacak olanı bekliyordur, o gelsin de ardındaki gizi görsün istiyordur içten içe. O giz ki...

Louboutins...




Kurşun adres sormaz ki...

Eylül 07, 2009



Christian Louboutin...



Ayakkabılar diyarının padişahı Fransız tasarımcı Christian Louboutin'in yarattığı, kırmızı tabanlı topuklu ayakkabılar, 1992'den beri ayakkabı düşkünü kadınların gönlüne taht kurmuş durumda. 12 yaşından itibaren sık sık okuldan kaçıp Paris'teki showgirl'leri izlemeye giden Louboutin, markasının ve tasarladığı ayakkabıların ortaya çıkmasında onların çok etkisinin olduğunu söylüyor. Uzun uzun kızları izler, süslü elbiselerine, güzelliklerine hayran hayran bakarmış. "Kadınlar kıyafetleri taşırlar ama kadını taşıyan da ayakkabıdır," diyen Louboutin, yarattığı markasıyla kadınların güzel ve seksi, bacaklarınınsa olabildiğine uzun görünmelerini sağlamayı amaçlıyor.
Ve, klasikleşmiş Christian Louboutinlerden başlayarak, bundan böyle "high heels" köşesi...


The Final Break...

Eylül 06, 2009




4 sezon boyunca Prison Break'i izleyip aksiyona doyduk artık derken, yapımcılar, herhalde bizim Asmalı Konak'ın, Deli Yürek'in falan başarısına hayran kalıp, finali DVD olarak yayınlamaya karar vermişlerdi. Neyse ki öyle fazla beklemeden izledik de izlemez olaydık... Dizi zaten 2. sezondan sonra zırvalamaya başlamıştı, ama aksiyon adına izlemeye devam etmiştik. Maşallah dizide hapse girmeyen adam kalmadı, hatta kadın da. Meğer herkes suça ne kadar yakınmış...
O Michael kimleri kurtardı mapustan, kimleri kandırıp oyuncağını aldı elinden de bir türlü oh diyemedi garibim. Sonunda da çoluğuyla çocuğuyla mutlu olmak nasip olmadı. Çocuk herkesi kaçırmak için planlara kafa patlata patlata en sonunda canından oldu. Saz arkadaşları da hep birlikte güzel bir yere yerleşmişler, arada çocuğun mezarına gidiyorlar sadece onda da insanlık namına bir damla gözyaşı bile yok...
Öyle bilmem kaç sezonluk diziyi daha heyecanlı olsun diye film formatında bitireceksen, daha dramatik olmalı şöyle seyirci hop oturup hop kalkmalı sonunda da gözyaşları olmalı. Zahmet edip bu işin üstadı Çağan Irmak'a sorsalardı çok daha farklı bir son izlerdik; ismi de Prison Break: the Heart Break falan olurdu.

Garson bira getir, garson...

Eylül 05, 2009



Londra'nın Soho bölgesindeki ünlü restoranlardan biri olan Inamo, masalarının her birine görüntü projektörü ve touchpad yerleştirmiş. Böylelikle masanızın amerikan servis şeklindeki desenini kendiniz belirleyebiliyor, siparişlerinizi kenardaki ekrandan kendiniz verebiliyor ve gitme zamanı geldiğinde hesabınızı bu ekrandan görebiliyor hatta bölebiliyormuşsunuz. Bunun da ötesinde, siparişinizi verdikten sonra dilerseniz bir kamera vasıtasıyla mutfağa bağlanıp yemeğinizin yapım aşamasına tanık olabiliyor, dilerseniz beklerken sıkılmamanız için eklenmiş oyunlardan birini seçip oynayabiliyormuşsunuz. En güzel noktalarından biri de, menüden ne yiyeceğinize karar vermeye çalışırken, tabağınızın bulunduğu yerde seçilen yemeğin görüntüsünün belirmesi. Böylece önünüze nasıl bir şey geleceğini görüp daha sağlıklı karar verebilirsiniz (belki de o güzel görüntülerin içinden neyi seçeceğine karar veremiyordur insan). Merak edenler için söyleyelim, bütün bu teknolojiye rağmen yine de her masanın, siparişleri getirmek ve müşterilere yardımcı olmak üzere bir garsonu varmış.



Beyaz...




Her dem asil...

Hani amazon.com'un wishlist'i var ya, almak istediğiniz ürünlerin listesini yapıyorsunuz ve zengin ve sizi seven arkadaşlarınızın, aile bireylerinin vs. bunlardan birini size hediye etmesini umuyorsunuz... Bunu biraz daha genişletsek ve hayatın her alanına uygulasak her şey daha kolay olmaz mıydı? Herkes hediye almayı sever ama gerçekten beğenilen hediye azdır; bu şekilde yapsak hediyeyi veren de alan da mutlu olurdu! Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla... Acaba açılışı beyaz Chanel'le yapmak biraz fazla mı oldu? :)

Letonya & Sokak Modası

Eylül 04, 2009



28 Temmuz-2 Ağustos arasında Letonya'da gerçekleştirilen Uluslararası Genç Pop Şarkıcısı Yarışması'nda çekilen fotoğraflar defilede çekilmiş adeta... Her ne kadar elbisenin (bluz da olabilir aslında) ve modelin geri kalanını göremesek de, profilden çok hoş görünüyor. Takılar ve saç da çok uyumlu ve şık bir tarz yaratmış. Umarım altına tarz bir çift siyah ayakkabı giymiştir... Aşağıdakiler gayet güzel ama biraz büyük gelmişler, burnu açık olan ayakkabının ucundan parmaklar dışarı fırladığında oluşan görüntü ayakkabıların tüm güzelliğini gölgeliyor. Resimlerin devamı için bkz. http://missdiorcouture.souliss.com/latvia-streetstyle/stylescope-delicacy/


Big Bang...



"Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır, buna da big bang denir."

AZİL
Hakan Günday

Kitap düşmanlarına...

Eylül 03, 2009





Kitap okumayı sevmiyorsunuz ama evde bir dolu eski kitap mı var? Bu kitapları nasıl değerlendirebileceğinize dair çeşitli önerileri www.offbeatearth.com/dont-like-reading-other-uses-for-books adresinde bulabilirsiniz. Ben kitap seven bir insan olarak (merak edenler için geliyor: hastalığın ismi bibliophilia) bu vahşete dayanamadım ama üstteki ansiklopedi heykeli fena fikir gibi durmuyor. Aşağıdaki lambalar da hoşuma gitmedi değil hani...




Kararsızlara...



Bu StumbleUpon harika bir şey! Konu başlıklarından ilginizi çekenleri işaretleyip Stumble! butonuna bastığınızda, ilgilendiğiniz konular hakkında bir sürü internet sitesi getiriyor. Ben de girdim, konularımı belirledim ve karşıma www.whichbook.net çıktı! Oldukça basit şekilde tasarlanmış bir kitap seçme rehberi sitesi diyebiliriz buna. Ana ekranda belirli kriterler ve bunların seviyesini belirleyebileceğiniz çubuklar var. Kitabın konusunu, nerede geçtiğini, temposunu ve neler içerdiğini bile seçebilirsiniz! Nasıl bir kitap okumak istediğinizi buradaki seçeneklerden işaretleyip Go! butonuna bastığınızda da belirlediğiniz kriterlere göre kitaplar geliyor önünüze. Çok yaratıcı değil mi? Şaşırmayı sevenler de üzülmesin, "unexpected" seçeneği de var :) Siteyle ilgili tek sorun, İngilizce olması ve haliyle İngilizce kitapları içermesi... Ama benzer bir sitenin Türkçe'de de yapılması için hiçbir engel yok bence; İdefix duy sesimi!

Güzel kampanyalar...

Eylül 01, 2009




İdefix bu aralar çok güzel kampanyalara imza atıyor. Ne zamandır almak istediğim ancak fiyatını yüksek bulduğum için almayı ertelediğim kitapları, İdefix sayesinde almıştım. Şimdilerde Can Yayınları'yla anlaşarak sevilen yazarların tüm kitaplarını set halinde sattıkları bir kampanya başlattılar. Albert Camus ve Franz Kafka kitapları stoklardan tükenmiş durumda. Bugünse Ayn Rand'ın Hayatın Kaynağı'nı %40 indirime soktuklarını gördüm. Yani 30 TL yerine 18 TL'ye geliyor!
Daha önce Rand'ın ilk kitabı Yaşamak İstiyorum'u okumuş ve çok etkilenmiştim. Hayatın Kaynağı'nı birkaç yıl önce mimarlık okuyan bir arkadaşım, derste okudukları zaman bahsettiğinde merak etmiş ama hem oldukça kalın hem de pahalı olduğu için almayı ertelemiştim. Bu fırsat kaçmaz!

Pişmanlıkla gelen edit: Ve ben bu kampanyayı kaçırdım...

amonka

Hayatımı yazsam roman olur...



N'olur yazma!

Yurtdışında kitap sektörü bizdeki gibi değil tabii; biz Elif Şafak'ın Aşk'ı üç yüz bin sattı diye ortalığı yıkıyoruz, adamlar milyonlardan bahsediyor... Hal böyle olunca da ülke ve dünya çapında popüler olan yazar, bir anda servet sahibi olabiliyor. Bir yanda yazma isteği, diğer yanda oturulan yerden zengin olma dürtüsü herkesin içindeki yazarı gıdıklıyor tabii...

Ama işler bizim memlekette böyle yürümüyor ne yazık ki. Bir kere kitabı okuyacak milyonlar yok elimizde. En iyi ihtimalle yüz binlerden bahsedebiliyoruz... Türkiye'de kitap pahalı bir kere. Diyelim bir Avrupa ülkesinde 5-15€ arasındaysa kitap fiyatları, bizim para birimimize çevirince aynı tutara denk geliyor olabilir ama bu ülkelerde € cinsinden para kazanılıp € cinsinden harcandığı düşünülürse, fiyatlar orası için makul... İkincisi, yeni bir şey yaratmak yerine, popüler olan bir şeyin anında bire bir taklidini üretme saplantımız yüzünden, korsan kitap sorunu hâlâ ortadan kalkmış da değil. Üçüncüsü de, kitap okuma alışkanlığı maalesef doğuştan gelen bir şey değil, bu yüzden doğru yönlendirmelerle kişilere daha küçük yaştan gerek aile içinde gerek okulda, bu alışkanlığın kazandırılması gerekiyor. Ama bu, okullarda zorla okutulan sıkıcı kitaplarla, zorlamalarla, kişisel ya da resmî görüşleri dayatmakla olmaz elbette. Kitaptan soğutur... Kitap yerine gazete okunur, gazete sıkıcı geliyorsa magazin ve spor sayfaları okunup bırakılır...

Kitap yazma mevzusuna dönersek, yeteri kadar kitap okunmayan bir ülkede yazarlar da yeteri kadar para kazanamaz elbette. Ülkemizde de durum böyledir; ancak ve ancak binlerce kopya satan yazarlar kendilerini bu işle geçindirebilirler. 80 milyonun yaşadığı ülkede belki milyonlarca potansiyel yazar olabilir, ancak "ben var ya, hayatımı yazsam roman olur" anlayışıyla çıkılan yol insanı hiçbir yere götürmez... Gerçekten okunacak bir kitap yazmak, bir kere diğerlerinin arasından sıyrılacak kadar iyi bir şey yazmayı gerektirir. Dili doğru düzgün kullanmadan; anlatım tekniklerinden haberdar olmadan; temel hikâyeyi destekleyecek bir entelektüel altyapıya sahip olmadan; sadece başlarından ilginç şeyler geçen değil, gerçekten yaşayan, soluk alıp veren karakterler yaratmadan kitap yazmak beyhude bir uğraştan başka bir şey değildir...

Çevirmenlik bile, çeviriyi yapacağınız dilde çok sayıda kitap okumuş olmayı gerektirirken, kitap yazmak elbette ki çok daha fazla birikim gerektirir. En azından okuduğunuz eserlerle kafanızdaki eserinizi karşılaştırmanıza, yazmayı düşündüğünüz şeyin edebiyat dünyasının içinde nereye düştüğünü görmenize yardımcı olur. Eğer içinizde gerçekten bir yazma tutkusu varsa bu zaten er ya da geç ürün verecektir, ama yalnızca aklınıza ilginç fikirler geliyor diye ya da "ben de ünlü bir yazar olurum, Orhan Pamuk gibi parayı kırarım," diyerek kitap yazmayın... Çünkü para kazanılmıyor bu işten; en fazla %10 telif ücretiyle, 1000 kopyalık yeni baskı yapılması için yıllar geçmesi gereken bir ülkede yazarlıktan para kazanmak gerçekten zor zanaat...

amonka

Beyaz Kaplan...



saf asalet...

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler