Taşınıyoruz!

Haziran 04, 2011

Uzun zamandır hiçbir şey yazamadığım blogumun bu halinden sıkıldığımı anladım ve hem bu sebeple hem de blogspot'un başına gelenler sebebiyle tumblr'a geçiş kararı aldım. Blogun tamamını oraya aktarmadım; amonka.tumblr.com adresine kitap ve sinema yazılarından bir seçkiyi aktardım, burası bundan böyle kitap&sinema üzerine olacak. Bunun haricinde, mekân-moda-keşif konulu, görüp beğendiğim şeylerden oluşan postlarım ise baknebuldum.tumblr.com adresinde ikamet edecekler :) Bu adres henüz yapım aşamasında...

Herkesi yeni ev(ler)ime beklerim!

Geri Geldi!..

Şubat 27, 2011

"Okunmayı bekleyen kitaplarımın hepsini okumaya yetmeyecek ömrüm" korkumu biraz biraz yenmeye başladım. Haftada bir kitaba kadar çıkmayı başardım ama çoğunlukla seyahat halindeyken okuduğum için genelde edebiyat okuyorum bu aralar. Kuram, yolda okunmuyor vesselam. 
Ne zamandır "ilk fırsatta okunacaklar" rafında -evet, böyle bir rafım var- bekleyen Bilinmeyen'i bitirdim üç gün önce. Sonra da kitap hakkında neler yazılmış deyip Google'a daldım. Manzara beni şaşırttı diyemem. Kültür-sanat dünyasında biraz körler sağırlar birbirini ağırlar ne de olsa. Rastladığım birkaç yazı ise arka kapak yazısı ve kitabın sayfalarını şöyle biraz karıştırma formülünün ürünleriydi... Hal böyle olunca, iş başa düştü:

 Bilinmeyen, Joshua Ferris
çev. Hatice Taş,
Siren Yayınları

Bilinmeyen, adını ilk olarak Ve İşimiz Bitti duyuran Amerikalı genç yazar Joshua Ferris'in ikinci romanı. Hayatta istediği her şeye sahip olduğunu düşünen ve güvenli dünyasında konforlu bir hayat süren, başarılı avukat Tim Farnsworth. Tim'in, ihtiyacı olduğundan değil, vakit geçirmek için emlak danışmanlığı yapan güzel eşi Jane. Ergenlik çağında ve vücuduyla bir çatışma içinde olan müzisyen kızları Becka. [Resimde bir köpek eksik gibi...] Banliyöde kocaman bir evde yaşıyorlar elbette. Ama bu kusursuz görünen hayatın gizlediği bir şey var ve bir gün geri geliyor! Bu "bilinmeyen", Tim'in adı konulamayan hastalığı. 
Tim, uzun aralıklardan sonra bir anda nükseden bir "istem dışı yürüme" hastalığından muzdarip. Engel olamadığı, kontrol edemediği bir şekilde ayakları onu alıp götürüyor. Ta ki artık bir adım daha atamayacak halde yorgunluktan bayılana dek. Uyandığında, etrafındaki her şey kendisine yabancı, oraya nasıl geldiğinden haberi yok. Ve her an tetikte bekleyen eşi Jane, günün hangi saati  olursa olsun, onu olduğu yerden gelip alıyor. 
Hastalığın "ne" olduğunu, neden kaynaklandığını, nasıl tedavi edilebileceğini anlamak için gitmedikleri doktor, başvurmadıkları alternatif çare kalmıyor, ama nafile...
Eyaletteki en büyük hukuk firmasının ortaklarından biri olan Tim, tam da çok büyük ve şirket için çok önemli bir davanın ortasındayken hastalığı nüksedince, her şey yavaş yavaş, bir daha hiç düzelmemek üzere kötüye gitmeye başlıyor. Ve Tim kendisini, bedeni ve aklı/ruhu arasındaki savaşta, ateş hattının tam ortasında buluyor. 

---- Kitabı henüz okumamış olanlar için, buradan sonrası spoiler içerir----    

Şu anda çevirisini yaptığım The People of Paper'da Federico de la Fe ve EMF çetesi üyelerinin özgürlükleri uğruna Satürn'e karşı açtıkları savaşla bazı paralellikler taşıyor Tim'in verdiği irade savaşı. "Gerçekten özgür müyüz?", "Özgür iradeye sahip miyiz?", "Aklımızla hayatımıza hükmedebilir miyiz?" gibi sorular etrafında kesişiyorlar. 

İradesi dışında yürümeye başlayan ayaklarının kölesi olan Tim, bir yandan bunun neden kendisinin başına geldiği, buna neyin sebep olduğu, aklından mı yoksa fiziksel bir arızadan mı kaynaklandığını düşünüp durarak acı çekerken, diğer yandan eşine ve kızına yaşattı cehennem azabından dolayı kahroluyor. Alışmış olduğu modern hayat çerçevesinin dışına çıkıp kendisine sunulan konfordan uzak kaldığında, içindeki ilkel insanla yüzleşmek onu sarsıyor. Gelişmiş insan aklıyla bunun üstesinden gelebileceğini düşünerek bir karar alıyor ve bedeninden adeta sıyrılıp onun emirlerine kafa tutmaya ve onu alt etmeye çalışıyor. Çünkü hem kendisini hem ailesini kurtarmak istiyor. 
Özgürlük ve irade tartışmalarının yanına bir de etik tartışması katıyor Ferris. Hem Tim hem de Jane için. İyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta kocasının yanında olmaya yemin eden Jane, hakkında hiçbir şey bilinmeyen, tüm umutların boşa çıktığı ve sonu gelmeyecek böylesi bir hastalık sebebiyle kendi geleceğini düşünüyor ve kafası karışıyor. Buna ne kadar dayanabilir? O olmasa Tim ne yapar? Onu almaya gitmese ne olur? [Bunun cevabını hiç öğrenmemeyi isterdi herhalde...] 
Sürekli tek gözü açık uyuyup gecenin hangi tehlikeli saati olursa olsun Tim'i sokaklardan toplamak, kendine ait bir hayat sürdürememek mi daha kötü yoksa Tim'in nerede, etrafı hangi tehlikelerle sarılmış halde, kim bilir yürümesinden kaynaklanan hangi hastalıklarla boğuşarak dolanıp durduğunu düşünüp meraktan ve korkudan kendini kemirmek mi? 

Bilinmeyen, başta gizemli bir macera kılığında kanınıza giren, sonra da sizi Tanrı, kader, irade, yabancılaşma, ilkellik ve gelişmişlik, ahlak, sevgi, fedakârlık taşlarının üzerinde sektire sektire getirip şelaleden aşağı bırakan bir roman. Yüzleşmeye cesareti olanlara...

Geri geldi.   

Mail bombardımanından kurtulabilirsiniz!...

Şubat 23, 2011

Bugünlerde "fırsat yakalamak" pek moda oldu! Herkes birtakım fırsat sitelerinden çeşit çeşit ürün/hizmet için indirim fırsatlarının peşinde koşuyor. Ben de diyorum, şu işin ucundan tutayım, ucuza bir şeyler yakalayayım ama sabah mail kutumda tonlarca mail görünce hepsinden nefret ediyor, bakmadan silip atıyorum. Hepsini açıp tek tek okuyacak vaktim yok!... [Bu da ayrı bir yazının konusu üstelik; insanların nasıl bu kadar boş vakti oluyor anlamıyorum. Her neyse...] Derken, bir site keşfettim ya da o beni keşfetti :)


www.indirimlr.com adresinden ulaşabileceğiniz sitede, tüm bu fırsatlar şehirlere ve kategorilere (örn. eğlence/aktivite, seyahat/konaklama vb.) ayrılmış durumda. Bu seçeneklerle listeyi daraltıp indirimler içinde bulunmadan ilginizi çeken ürün ya da hizmetle ilgili fırsatlara ulaşabilirsiniz. Basit ve pratik!

[Reklamlar bitti:) ]
 

Alternatif 2010 değerlendirmesi...

Ocak 04, 2011

Hayat gailesi böyle bir şey. İnsanı en hevesli, en umut dolu olduğu andan ("İşimiz bitmedi, asıl şimdi başlıyor!") çeke çeke getirip koşuşturmanın içine atıveriyor. Aklında yapmak istediği onca şey varken, "Günler yetmiyor bana yeaa, zaman nasıl geçiyor anlamıyorum" lafını insanın diline pelesenk ediyor. 
Aylardır -utanmadan- boşladığım bloguma sevdiklerimin sağlı sollu tatlı şamarlarıyla geri dönüyorum! Bunca zamandır tembellik etmeseydim, bakın size neler neler anlatacaktım:  


  • Son bıraktığım yerden devam etmek gerekirse; bu seneki İstanbul Kitap Fuarı bende karmaşık hisler bıraktı diyecektim size. Ve başlayacaktım söylenmeye: Cem Yılmaz'ın kuru kalabalığı Hasan Ali Toptaş'ın vefalı ve heyecanlı kalabalığına karışınca insan ne hissedeceğini bilemiyor o fuar alanında. (Tabii iki imza günü aynı hafta sonu değildi, biliyorum.) Geçenlerde bir yerde okudum; son 10 yılda Türkiye'de yayıncılık sektöründe %10 büyüme yaşanmış. Artık insanlar daha çok kitap okuyorlarmış. Peh! Son 10 yıldır ortalığı, daha önce hiç olmadığı kadar fazla çoksatar bastı ama; o ne olacak? Yani evet insanlar bir şeyler okuyor ama o okudukları kötü çevirilerden falan geriye ne kalıyor acaba? Hayatlarında bir değişiklik yaratıyor mu o kitaplar?..
          Fuar meselesine dönersek, bir ricada bulunacağım. Seneye fuar başlamadan önce, "Fuarda aradığınız kitabı nasıl bulacaksınız?" konusu basında detaylı olarak işlensin, fuar alanına girince ne yapacağını bilmeyen kalmasın. Yoksa seneye, yorgunluğun zirve yaptığı bir anımda gelip, "Bir şikâyette bulunmak istiyorum. Burada aradığımız kitabı bulmak için hangi yayınevinden çıktığını bilmek gerekiyormuş. Ben ne bileyim hangi yayınevinden çıktığını?! Bir de gelmeden ders mi çalışacaktık?!" diyen teyzeye hazırladığım lafları geri yutamayabilirim, ona göre. Özellikle öğrencilerin eline okumak "zorunda" oldukları için asla bulmak istemedikleri kitaplarla dolu listeleri tutuşturan öğretmenlerden ricam, kitapları yazdırırken bir zahmet hangi yayınevinden çıktığını da söylemeleri. Aksi takdirde dünya klasiklerinin neden yüz farklı yayınevinden yayınlandığını ve hangisini neye göre değerlendirip seçeceklerini günde 50 kişiye anlatmak oldukça yorucu olabiliyor. Hiç değilse bir öğretmenin yaptığını yapsınlar ve önceden tembih etsinler: "Çocuklar, Suç ve Ceza'nın 200 sayfalık olanını alacaksınız." Öyle araması daha zevkli olur hem...


  •  Bayram tatilinde izleyip hüngür hüngür ağladığım filmi yazacaktım sonra; yutkunarak. İrlandalı yazar John Boyne'un aynı adlı romanından uyarlanan, Mark Herman'ın yönetmenliğini yaptığı The Boy in the Striped Pyjamas İkinci Dünya Savaşı zamanında geçiyor. Film endüstrisi bu temayı çok sayıda filmle adeta tüketti, ancak bu film gördüğüm tüm Holokost filmlerinden farklıydı. "Sessiz bir çığlık" tabir ettikleri türden... 
          Bir SS subayının görevi gereği, eşi ve iki çocuğuyla birlikte Berlin'deki güzel evlerinden ayrılıp taşraya, Auschwitz olduğu ima edilen bir toplama kampının yakınındaki bir eve taşınmak durumunda kalmasını ve evin küçük oğlu Bruno'nun, bu yeni ev ve yakındaki tuhaf "çiftlik"te neler olduğunu anlamaya çalışmasını konu alıyor. Bruno'nun, evde sıkıldığı için civarda çıktığı keşif gezilerinden birinde tanıştığı Shmuel ile dost olmasıyla birlikte film yavaş yavaş yukarı tırmanıyor ve sonra da kendini boşluğa bırakıveriyor. Bruno rolündeki Asa Butterfield ve Shmuel rolündeki Jack Scanlon'ı izlemekten ve ağlamaktan, yetişkinlere çok fazla dikkat edemedim ama küçük oyuncuların performansları gerçekten çok çok iyiydi! 

  • Okuduğum kitaplardan da bahsedecektim oysa! Yıllar önce okuduğum ve tadı damağımda kalan Kürk Mantolu Madonna'nın ardından bunca sene neden beklediğimi bilmediğim Kuyucaklı Yusuf'u okuduğumu, Sabahattin Ali'ye yeniden hayran kaldığımı anlatacaktım. İçimizdeki Şeytan'a başlamak için nasıl bir yandan can attığımı, bir yandan da bekleme süresini uzatıp hazzı artırmak istediğimi... 
  • Vahşi Şeyler adlı romanını Türkçe'ye çevirdiğim (ocak sonu-şubat başı çıkacak) Dave Eggers'ın bu sene ABD başta olmak üzere birçok ülkede çok konuşulan romanı Ne Nedir'i okuduğumu, "Valentino'nun kendi sesini duyamıyoruz" eleştirilerine pek katılmadığımı, en azından Valentino'ya bir ses verdiği için kitabı değerli bulduğumu yazacaktım. Gerçi Valentino'nun annesiyle babasının başına neler geldiğini, bunların nasıl ailecek her türlü badireyi atlatıp hayatta kaldıklarını da yazsa fena olmazdı...
  • Geçen ay başladığım yeni çevirinin, şimdiye kadar çevirdiklerim içerisinde beni en çok heyecanlandıranı olduğunu anlatacaktım asıl! Resmen duyurulduğuna göre benim de söylememde bir sakınca kalmadı nasılsa... Yeni kitabımız, Salvador Plascencia'nın -Foer'den oyuncaklı olmasın- pek oyuncaklı ve etkileyici ilk romanı The People of Paper! Araya yazın da girmesiyle sanıyorum yayınlanması yeni sezonu bulur (yani eylül-ekim). Israrla ve heyecanla bekleyiniz :) 
  • 2008'de yayımlanan Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'yı alışık olmadığım ama kesinlikle hoşuma giden bir his içerisinde okuduktan sonra kendisini unuttuğum Barış Bıçakçı'yı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in sinemaya uyarlanması ve Berlin Film Festivali'nde yarıştıktan sonra İstanbul Film Festivali'nde gösterilecek olması vesilesiyle hatırlayıp bir çırpıda öykü kitaplarından diğer ikisi, Aramızdaki En Kısa Mesafe ve Baharda Yine Geliriz'i bir çırpıda, ama bu defa içimde sıcacık bir hisle okuduğumu söyleyecektim. Yerli edebiyat dedin mi Hakan Günday'ın pisliğinin, öfkesinin ve savurduğu tokatların müptelası olan bünyem, daha evvel Emrah Serbes'in "hüzünlü piçleriyle" sarsıldıktan sonra Barış Bıçakçı'nın dünyasındaki yalınlığa, naifliğe teslim oldu diyebilirim. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i sona sakladım; bitmesin diye diye okuyorum şimdi. Keşfetmekte bu kadar geç kaldığıma inanamıyorum... Mutlaka, her bir kitabını edinip okuyunuz!  
  • Sevdiklerimin yanında fazla beğenmediğim kitapları sayacaktım son olarak da. Mine Söğüt'ün gözleri sürmeli röportaj kampanyasıyla desteklenen son romanı Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey'i merak içinde fuarda satın alıp okuduğumu, ama içinde bazı çok iyi bölümler ve sahneler olmasına rağmen bütün olarak fazla beğenmediğimi yazacaktım. Bunun öncelikli nedeninin; kısa kısa, tek ya da az kelimeli cümlelerle etkiyi artırma peşindeki anlatım tarzı olduğunu söyleyebilirim. Bu tarzın incelikli bir iş olduğunu ve gerekli yer ve miktarda kullanıldığında amacına ulaştığını düşünüyorum. Tekrarı abartarak anlatımı bunun üzerine inşa etmek benim gözümde biraz ergen kalıyor ne yazık ki...  
  • Bir iki kitap daha var pek beğenmediğim, ama onları affediyorum şimdilik :) Bunca aydan sonra bu kadar uzun yazı yeter de artar! Bir sonraki postta gezip gördüklerimi, izlediğim dizileri, hoşuma giden sair şeyi toparlamaya çalışacağım. Kısa aralıklarla görüşmek dileğiyle; yazmadığım için sitem eden tüm sevdiklerime selam ederim...

Rearranging life...

Ekim 10, 2010


Biliyorum, yine uzun süredir sesim çıkmıyor. Ama bir sor neden? Son bir aydır üzerinde çalıştığım -ve bana çok sorun çıkaran- son kitabı (şimdilik) hazırlayıp yeni bir yola koyulmam ve son 1,5 yıldır yalnızca rüzgârın esişine bıraktığım hayatımın dizginlerini yeniden elime almam gerekti. Bütün bunlar olurken epey yoruldum, ama tıpkı sevinç gözyaşları gibi mutlu bir yorgunluktu bu. 
Şimdi hayatımızı yeniden düzenledik, gideceğimiz yolları belirledik, rotaları üst üste getirdik ve yola çıkmaya hazırız; zihinlerimiz bu yeni hayattan aldığı enerjiyle, yepyeni fikirlerle dolu... İşimiz bitmedi, asıl şimdi başlıyor!
Ve yavaş yavaş yılın en sevdiğim zamanı geliyor: İstanbul Kitap Fuarı 30 Ekim-7 Kasım tarihleri arasında kitapseverlerin ziyaretine açılıyor. İnsan kalabalıklarından hiç hoşlanmasam da oraya kitap almaya, kitaba dokunmaya, kitap kokusu almaya gelen insanları seviyorum. Gelmek isteyip de uzaklıktan ya da herhangi bir (geçerli) nedenden dolayı gelemeyen insanları da seviyorum :) 
Bu sene fuar -en azından bizim için- daha hareketli geçecek ve şimdiden heyecanlanmaya başladık!    

Shane Meadows ile "This is England" ve "Somers Town" (bölüm 1)

Eylül 12, 2010

Uzun zamandır izlenecek filmler listemde yer alan This is England'ın mini dizi versiyonunun yapılacağını duyunca, artık daha fazla geciktirmemem gerektiğine karar verdim. Bu vesileyle de tatili fırsat bilip Fish Tank, This is England ve Somers Town'dan oluşan bir İngiliz sineması serisi yaptım. 
This is England, 1983 İngilteresi'ndeki "skinhead"lerin yaşamını ve milliyetçi beyazların dönüşümünü konu alan, 2006 yapımı bir Shane Meadows filmi. Kendi yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak yazıp yönettiği filmin çekimleri Grimsby, Lincolnshire'da yapılmış. Filmin başrol oyuncusu [ve parlayan yıldızı] Shaun rolündeki Thomas Turgoose (1992), deneme çekimleri yapılırken rolü alamayacağını düşündüğü için çekime karşılık £5 talep edince yönetmenin dikkatini çekmiş. Thomas'ın kendi hikâyesi de filmde oynadığı Shaun'un hikâyesi kadar "dokunuyor" insana. Bir yaşındayken annesiyle babası boşanmış ve Thomas ve bir ağabeyi anneleriyle kalırken, diğer iki ağabey babayla birlikte kalmışlar. Disiplinsiz ve hiperaktif bir çocuk olan Thomas Turgoose'un yaşamında, bu filmde Shaun rolünü kapması bir dönüm noktası olmuş diyebiliriz. This is England, Thomas'ın 2009'da kanserden ölen annesi Sharon Turgoose'a ithaf edilmiş. 
[Filmi izlememiş olanlar için bol miktarda spoiler içerir!!!]

Thatcher döneminde, babasını kaybettiği Falkland savaşı ertesinde, annesiyle birlikte Grimsby'de yaşayan on iki yaşındaki Shaun, aynı gün içinde üç kişinin ona sataşıp dalga geçmesinin ardından öfkeyle eve dönerken bir grup skinhead'le tanışır. Önce onların da onunla alay edeceklerini sanır ama grubun lideri Woody Shaun'u sever ve yaşının küçük olmasını umursamadan onu da aralarına alır. 
Birbirini gerçekten sevip adeta bir aile gibi sahip çıkan bu apolitik skinhead grubu, Shaun'un babasını kaybetmesinin ardından çektiği yalnızlığa ve acılara bir nebze ilaç olur. 

El birliğiyle Shaun'u baştan yarattıktan sonra resmî olarak gruba dahil ederler. Shaun'un annesi Cynthia'nın kafeye gelip Shaun'un kafasını kazıdıkları için azarlayıp kıyafetler ve gösterdikleri dostluk için teşekkür ettiği sahneyle şahlanıp giden, grubun birlikte zaman geçirdiği ve Dr. Martens botlara, Ben Sherman ve Fred Perry gömleklere selam gönderdiği sahneler içimizi ısıtıp yüzümüzü güldürürken bir parti esnasında çıkagelen Combo buzdolabı etkisi yapar. 

   
Üç buçuk yıl hapiste yattıktan sonra gruba geri dönen Combo, oldukça değişmiş, aşırı milliyetçi bir tip olmuştur. Geldiği andan itibaren gruba nutuklar çekmeye ve aralarına nifak tohumları ekmeye başlar. Thatcher döneminin ekonomik politikalarıyla yaklaşık üç buçuk milyon İngiliz'in işsiz kalırken göçmenlerin ülkelerine yerleşip bir de iş güç sahibi olmasını hazmedemeyen Combo, artık sessiz kalınmaması ve sonuna kadar savaşıp ülkenin bu göçmenlerden temizlenmesi gerektiğini savunur. Yaptığı konuşmanın ardından grup, bu işlere girmek istemeyenler ve bu savaşı sürdürmek isteyenler olarak ikiye bölünür. Combo Falkland Savaşı'nın boşu boşuna savaşıldığından ve askerlerin boş yere öldüğünden bahsederken yaşına boyuna bakmadan ona karşı çıkıp küçük yumruklarıyla saldıran Shaun, zayıf noktasından vurulup intikam güdüsüyle Combo'nun yanında yerini alır. Grupta şişman olduğu için alay konusu edilen ve ayak işlerine koşulduğu için bozulan Gadget da Combo'nun sözlerinden etkilenir. Son olarak da, o ana kadar çok öne çıkmamış olan Pukey Woody ve diğerleriyle gitmeyi reddedip Combo'nun yanında kalır. [Koca kulaklı Pukey'nin Skins dizisinin yıldızı Cook rolündeki Jack O'Connell olduğunu ve kendisini gülüşünden tanıdığımı belirteyim :)]

Birlikte civardaki göçmenlere karşı hiçbir rahatsızlık duymadan saldırgan hareketlere girişen Combo ve kurbanları için esas kırılma noktasını, gruptaki Jamaika kökenli Milky oluşturur. İlk bir araya geldiklerinde Milky'ye "Kendini Jamaikalı olarak mı İngiliz olarak mı görüyorsun?" diye sorup "İngiliz" cevabını aldıktan sonra memnun olmuş gibi görünen Combo, yine de Milky'yi her gördüğünde gözlerini bürüyen nefreti ve öfkeyi gizleyememektedir. Sonunda, hep birlikte ot içip muhabbet ettikleri bir gün, Milky kalabalık ailesinden ve birlikte ne kadar mutlu olduklarından bahsedip Combo'yu da evine davet ettiği sırada [hapse girmeden evvel sarhoş kafayla birlikte olduğu zamandan beri âşık olduğu Lol tarafından reddedildiği gün] bu öfkesini artık dizginleyemez ve Milky'ye vahşice saldırıp tanınmaz hale gelinceye kadar döver. Hızını alamayıp etrafındakilere de saldırdıktan sonra Milky'nin kanlar içindeki o halini görüp delice ağlamaya başlayan Shaun'u evden kovar. Arkasına dönüp baktığında gördüğü manzara karşısında paniğe kapılır ve pişman olur ancak geç kalmıştır... 

Filmin sonunda, Shaun'un bu olayın ardından yalnızlığına geri dönmesi ve büyük değer atfedip peşine takıldığı St George's Cross bayrağını denize fırlatması, yabancı düşmanlarının ve faşizan duyguların nerelerden beslenip nerelerde güç kaybettiğini göstermesi açısından önemli. Shaun, bir baba figürü gibi görüp etkilendiği Combo ve arkadaşlarıyla birlikte hiç tanımadığı Pakistanlı çocuklara saldırmakta hiçbir beis görmezken, arkadaşı Milky'ye ayrımcılık yapılmasından rahatsızlık duyup Combo'ya onu rahat bırakması için bağırıyor. Görüyoruz ki, zayıflıklardan, yalnızlıktan, anlaşılmadığını düşünmekten ve haksızlığa uğramaktan beslenen faşist söylemlerin etkisini yitirdiği nokta dostluk. Bu bağlamda, olayların da fazla derinine inmeyen This is England, zaman ve mekândan bağımsız olarak düşünülebilir ve kelimelerin yerleri değiştirilerek, dünya üzerinde faşizan eğilimlerin bulunduğu herhngi bir yere ve zamana uyarlanabilir. 
Shane Meadows yorumuyla This is England, aslında söyleyecek daha çok şeyi olsa da bir sürü noktayı dışarıda bıraktığı için eleştirilmiş olsa da, bu haliyle benim için daha değerli. "Öteki"nin farklı taraflarına bakıp onu dışlamadan evvel onu "görmeye", tanımaya ve anlamaya çalışmayı teşvik edecek bir film. Bunun haricinde, Shaun rolündeki Thomas Turgoose ve Combo rolündeki [kendisi de babasının tarafından Jamaika kökeni taşıyormuş] Stephen Graham'ın oyunculukları çok iyi; 2006 yılında her şeyiyle 80'ler İngilteresi'nin yaratılmış olması da oldukça etkileyiciydi. Mini dizi versiyonu filmin sonundan başlayıp karakterlerin ileriki yaşlarını anlatacakmış. Geç kalmadan izleyin derim...    

Fish Tank

Eylül 11, 2010


Film festivalinde kaçırdığımdan beri aklımdaydı Fish Tank. 2009 yapımı bir Andrea Arnold filmi... 62. Cannes Film Festivali'nde Jüri Ödülü, 2010 BAFTA'da da En İyi Britanya Filmi ödüllerini almış. Çekimler Havering, Tilbury ve doğu Londra ile güney Essex'i bağlayan A13 yolunda yapılmış. 
Annesi ve kız kardeşi Tyler'la birlikte Essex'teki sosyal konutlardan birinde yaşayan, maddi-manevi sorunlarının yanı sıra ergenliğin de etkisiyle bir kimlik bunalımına girmiş olan Mia'nın hikâyesini anlatıyor Fish Tank. Daha ilk dakikalarda Mia'nın öfkesi patlıyor suratımıza... Herhalde kendisinin iki katı yaşındaki annesine, kardeşine, oturdukları yere, etraftaki insanlara, içinde yaşadığı hayata karşı öfkeyle dolu. Atıldığı için okula gitmiyor, pek arkadaşı yok... Belki kafasını dağıtmak için belki de bu akvaryumdan bir çıkış yolu olur umuduyla dansa tutunmuş sadece. Televizyonda video klip izleyerek dans eden ve sonra boş bir evde tek başına, "cider" içip koreografiler hazırlamaya çalışan, hırçın bir kız Mia... 


Bir sabah mutfakta kendi kendine dans ederken arkasını döndüğünde tanımadığı bir adamın ona baktığını görüyor: annesinin yeni sevgilisi Connor. Connor'un ona canayakın davranışından ve görünüşünden etkilenmiş olsa da ağırdan satıyor kendini, onu umursamıyor gibi davranıyor. Ama Connor hem ona hem de Tyler'a iyi davranıyor, şakalaşıyor, bir baba figürü gibi adeta... Anneleri muhtemelen hayatını mahvettiklerini düşünüp kızlarını etrafında istemese de, Connor onları da alıp bir pazar gezmesine çıkarıyor. Balık avlamak için girdikleri sudan çıkarken Mia'nın ayağını taş kestiğinde, Connor ayağını sargıya alıp arabaya kadar Mia'yı sırtında taşıyor. Bütün bunlar hoşuna gitmiyormuş gibi davransa da Mia Connor'un bu hallerinden etkileniyor. Ve bir gece kulübünün dansçı kızlar aradığına dair ilanı görünce, başvurmak istediğini sadece ona söylüyor. Connor onu yüreklendirip, elemeye göndereceği videoyu çekmesi için kamerasını ödünç veriyor. Sonra olaylar bildik şekilde gelişiyor ve Connor evden gidiyor. 

Mia'nın bu noktadan sonra yaptıkları, filmin değerini benim gözümde daha da artırdı. Basit, düşünülmeden, çocukça hareketler yapıp bir yandan asi ruhunu da koruyarak Connor'dan intikam almaya çalışması ama sonra dayanamayıp bundan vazgeçmesi çok gerçekçiydi. Tam burada Amerikan (aslında Hollywood demeli) sinemasıyla bağımsız İngiliz sinemasının farkı belirginleşiyor bana kalırsa. Sefil bir hayat yaşayıp bir şekilde bu hayattan kurtulmaya çalışma hikâyesi sıradan bir hikâye olabilir. Mesela bu bir Hollywood filmi olsaydı, Mia o hayatın içine sıkışıp kalmış büyük bir yetenek olurdu. Çok iyi dans ediyor ve bir şekilde "yırtmasını" sağlayacak bir yarışmaya vs hazırlanıyor olurdu. Ama bizim Mia berbat dans ediyor :) Kimseden bir yardım almadan, kendi kendine, sırf bu ona kendisini iyi hissettirdiği için, belirgin bir amacı olmadan dans ediyor... Yani bir anda keşfedilip büyük bir yıldız olan kızın pırıltılı hikâyesi değil bu. Connor'un evini bulup gizlice içeri girdiğinde, salondaki sahne de şahaneydi bence! İnsanın canı acıyorken ve içinde nereye yönlendireceğinden emin olamadığı bir öfke varken yapabileceği kadar insansı ama saçma bir hareket :) Film bu şekilde de özetlenebilir bir bakıma; yalın, öfkeli ama etkili. Cardiff'e gitmeden önce annesiyle vedalaşırkenki sahne de çok tatlıydı... 
Mia rolünü oynayan Katie Jarvis'in (1991) de Tilbury'de yaşayan ve yönetmenin asistanlardan biri tarafından, tren istasyonunda erkek arkadaşıyla kavga ederken keşfedilmiş, aynı Mia gibi bir kız olması da filmin etkisini kuvvetlendiriyor. Katie'nin ne oyunculuk tecrübesi ne de daha önce dans etmişliği varmış. Hatta çekimler yapılırken herkesin dışarı çıkmasını istiyormuş dans etmek için... Kendisi için çok zor bir rol olmasa da daha önce hiç kamera karşısında bulunmamış biri için oldukça iyi iş çıkarmış! 


Bu arada film için birkaç yerde yazılmış eleştirileri okurken, kimilerinin bazı sahnelerin abartılı olabileceğini düşündüklerini gördüm. Küçük yaşta alkol ve sigara kullanımı (Mia'nın kardeşi Tyler'ın), yaşanılan hayat vs onlara abartılı gelmiş... Buna benzer görüntülere bizzat şahit olmuş biri olarak, ne yazık ki hiç de abartı değil filmde görülenler. Manchester'da yaşadığım dönemde sokakta sürekli küçücük ama koca kadın gibi takılan kızlar ve yanlarında gezdirdikleri çocukları görüyordum. 15 yaşında kızlar birbirleriyle bağıra çağıra ve küfürler ederek konuşurken, o küçük bebekler yollarda, otobüs/trenlerde ya da mağazalarda resmen yerlerde sürünüyor ve kimsenin umurunda olmuyor. Sonra küçük anne çocuğun yokluğunu fark edip buluyor onu, bir güzel de pataklıyor yerde süründüğü için... İngilizler bu aralar genç nüfuslarını toparlamak için birtakım önlemler almaya çalışıyorlar ama ne kadar başarılı olabilirler bilemiyorum.

Related Posts with Thumbnails

Seyirciler